| Heykel, Resim Yapmak ve Fotoğraf Çekmenin Hükmü 1 |
|
|
| Ahmed Rızâ Hân tarafından yazıldı. | |||
|
HEYKEL YAPMAK, RESİM YAPMAK VE FOTOĞRAF ÇEKMENİN HÜKMÜ - 1
Ğurabâ "Atâyâ’l-Kadîr fî Hukmi’t-Tasvîr"
Yazan: Ahmed Rızâ Hân
Tercüme: Molla Ahmed Mağnisavî
----------------------------------------------
[A. Rızâ’ya Sorulan Bir Suâl]
----------------------------------------------
Dedem büyük imâm Şeyh Ahmed Rızâ radıyallahu teâlâ anhu’ ya insanların adet haline getirdikleri ta'zîm edilen kimselerin sûretlerini edinmek ve o sûretlerle teberrük etmek için evlerde saklamanın hükmü soruldu. Suâl aşağıda geleceği şekildedir.
Suâl: Şu sûret hâdisesi hakkın da din ulemâsı ve sağlam Şerîat'ın müftîleri ne diyorlar? Ahmedâbâd beldesinde şu günlerde fotoğraf sûretleri iki Rupi'ye satılıyor. Resmin aslı size gönderilmiştir. Onun üzerinde düşününüz. Bu sûret Şeyhler Şeyhi Gavs’ül-A’zam kuddîse sirruhu’l azîz hazretlerinin tekkesinin seccâdesinin sâhibi Şeyh İbrahim el-Bağdâdî’ye âiddir. Sûrî ve ma'nevî feyzi herkesi içine alsın. Ahmedâbâd halkı ve başkaları şu sûreti onunla bereketlenmek için saklıyorlar. O sûretleri bereketlenmek için evde bulundurmak harâm mıdır, değil midir? Bu sûretlerin bulunduğu eve rahmet melekleri girer mi, girmez mi? Şu sûreti bulundurmakla bereket iner mi, inmez mi? Şerîat'da ve tarîkat'da şeyhi tasavvur etmek için şeyhin sûretinin göz önüne konulması câiz midir, değil midir?Bu suâlleri, şifâ verecek şekilde açıklayınız,tâm bir ecre nâil olasınız…
----------------------------------------------
[Ahmed Rızâ’nın
Bu SuâleVerdiği Cevâb]
----------------------------------------------
بسم الله الرحمن الرحيم
Bütün hamdler, Yaratan, Bârî, sûretlerimizi en güzel bir şekilde yapan Musavvir, varlıkların büyüğünü küçüğünü yalnız kendi yaratan ve (bir şeyler yaparak onları) Allah'ın yarattıklarına benzetenlere azâb hükmünü veren Allah celle celâlühû'ya âiddir. O hâlde bir zerre veya bir kıl ucu yaratsınlar. Putları yok etmek esâsını getiren ve tasvîrin küçüğünü büyüğünü harâm kılıp onu büyük günâh sayan’a, Âl’ine, Ashâb’ına, en şerefli oğlu Ğavs-ı A’zam’a ve tâifesine, O’nun izzet ve hürmetine denk düşecek bir salât ve selâm ile salât ve selâm olsun…
Ey Rabbim!.. Şeytânların vesve selerinden ve yanıma gelmelerinden sana sığınırım…
----------------------------------------------
[Heykel ve Resim Yapmak
Ne Zaman ve Nasıl Başladı?]
----------------------------------------------
İblîs’in mekrinden Allahcelle celâlühû’ya sığınırım. Âlemlerde puta tapmak ancak şöyle başladı: İnsan lar sâlih kimselerin sûretlerini yaptılar. Onları sevdikleri için evlerde bir sûret edindiler ve onların ibâ det'te lezzeti artıracağını zannettiler. Günler geçtikçe bu sûretler ma' bûd oldular.
İmâm Buhârî ve İmâm Müslim Sahîh’lerinde Abdullah İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan “ilâhla-rınızı sakın terketmeyin!.. Vedd’i de, Süvâ’ı da, Yeğûs’u da, Yeûk’u da, Nesr’i de sakın bırakmayın’ dediler”[1] âyetinin tefsîrinde şöyle buyurduğunu rivâyet ettiler:
“Bunlar Nûh aleyhisselâm’ın kavminden sâlih adamların isimleri idi. Vefât ettikleri vakit, şeytân onların kavimlerine, oturdukları meclîs lerine putlarını dikmelerini ve putları, o sâlih kimselerin isimleriyle isimlendirmelerini vahyetti/fısıldadı. Onlarda bunu yaptılar. Kendileri ölene kadar putlara ibâdet edilmedi.Onlar öldükten ve ilim kalkdıktan sonrada o putlara ibâdet edildi.”[2]
Abd İbnü Humeyd,Tefsîr'inde Ebû Ca’fer İbnü’l-Mihleb'den şöyle rivâyet etti:
‘Ved’ Müslüman bir adamdı; kavmi arasında sevilirdi; ölünce kabri başında toplandılar ve üzüldüler. İblîs onların bu üzüntüsünü görünce insan sûretine girerek,‘şuna üzüldüğünüzü görüyorum, onun sûretini yapayım, meclisinizde bulundurur ve hâtırlarsınız’ dedi. Onlarda bunu kabûl etti ler.İblîs onlara sûretini yaptı. Onu meclislerine koydular, hatırlamaya başladılar. İblîs onların onu hatırlamaktaki hâllerini gördü ve ‘sizden herbirinizin evine sizin için onun sûretini yapayım mı?’ dedi. Onlarda bunu kabûl ettiler. İblîs onların herbirine onun sûretini yaptı. Bu sûretlerle onu hatırlamaya başladılar. Çocukları onların bu yaptıklarını gördüler ve nesillerin geçmesiyle babalarının onları hatırlama işi unutulup ortadan kalktı. Nihâyet onu, Allah celle celâlühû’dan başka ibâdet etmekte oldukları bir ilâh edindiler.. Yer yüzünde Allah celle celâlühû'dan başka ibâdet edilen ilk şey, "Ved" diye isimlendirdikleri put oldu.” [3]
Yine İmâm Buhârî ve Müslim, müminlerin anası Âişe-i Sıddîka radıyallâhu anhâ’dan şöyle rivâyet ettiler: “Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem rahatsızlanınca, hanımlarından biri,Mâriye ismindeki kiliseden bahsetti. Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe radıyallâhu anhumâ Habeşistan’a gitmişlerdi.Onlar da o kilisenin güzelliğinden ve içindeki sûretlerden bahsettiler. Nebî sallal lâhu aleyhi ve sellem başını kaldır dılar ve; ‘onlar, aralarından sâlih birisi öldüğü zaman kabrinin üstüne bir mescid kurdular.Sonra da içine şu sûretleri yaptılar. Onlar Allah celle celâlühû’nun ya rattıklarının en şerlileridirler’ bu yurdular.”[4]
Mişkât Şerhi Mirkât'da şöyle denilmiştir:
Onlar şu sûretleri, kiliselere, sâlih kimselerin sûretlerini hatırlamak,onlar sebebiyle ibâdete rağbet ettirmek için yaptılar. Sonradanda kendilerinden sonrakiler geldiler, amellerini şeytân onlara süsledi ve onlara ‘selefiniz şu sûretlere ibâdet ediyorlardı’ dedi. İşte bu yüzden putlara ibâdet etmeye düştüler. ----------------------------------------------
[Sûret ve Sûret Yapmak
Hakkındaki Hadîslerden Bazısı]
----------------------------------------------
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, O’ndan tevâtürle rivâyet edildiğine göre şöyle buyurmuşlar dır:
"İçinde köpeğin ve sûretin bu lunduğu hiçbir eve melekler girmez."
Bu hadîs-i şerifi, İmâm Ahmed, Kütüb-i Sitte sahibleri ve Tahâvî Ebû Talhâ'dan, Buhârî ve Tahâvî,İbnü Amr ve İbnü Abbâs radıyal lâhu anhuma’dan, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tahâvî, Meymûne radıyallâhu anhâvâlidemizden, Müslim, İbni Mâce ve Tahâvî, Âi şe radıyallahu anhâ vâlidemizden, İmâm Ahmed, Müslim, Nesâî, Tâ hâvî ve İbnü Hibbân Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan, İmâm Ah med, Dârimi, Said İbnü Mensûr, Ebû Davûd, Nesâî, İbni Mace, İbni Hüzeyme, Ebû Ya'lâ, Tahâvî, İbni Hibbân, Ziya ve Şâmî[5] Ebû Nuaym, Hilye(tü’l-Evliyâ)’sında Emîru’l-Mü'minîn Ali radıyallâhu an hu’dan, İmâm Mâlik Muvatta’ında, Tirmizîve Tahâvî, Ebû Saîd-i Hud rî radıyallâhu anhu’dan, Ahmed, Tahâvî, Taberânî, el-Kebir'inde Üsâme İbnü Zeyd radıyallâhu an hu’dan, Tahâvî, Ebû Eyyûbel-En sârîradıyellâhu anhu’dan rivâyet etmişlerdir.[6]Nitekim bunları Fetâvâmızda açıkladık.
----------------------------------------------
[Sûretin DindeHürmet
Edilen Kimselere Âid Olması
Bir Mazeret Midir?]
----------------------------------------------
Sûretin dinde saygı duyulan bir kimseye âid olması mazeret değildir ve şu büyük vebâlden kişiyi aslâ kurtaramaz; tam tersine bunun vebâl ve azâbı daha da şiddetlidir. Çünki bu sûrete hürmet edilir. Canlıların sûretine ta’zîm/hürmet etmekde puta tapmaya benzer. Sanki o, İslâm dinine açık bir karşı çı kıştır. Biraz önceki hadîsi işitmiş tin; o adamlar, ancak evliyâya âid sûretler edinmişlerdi; işte bundan dolayı Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem onlar hakkında, "onlar kilisede şu sûretleri yaptılar;onlar Allah celle celâlühû’nun ya rattıklarının en şerlileridir" buyurdu.
Dînde Enbiyâ aleyhimussalevâ-tü vesselâm'dan daha büyük kim vardır?İşte Enbiyâ’nın şeyhi ve biricik büyüğü seyyidimiz Halîl/İbrahim…O’na ve şerefli oğluna (Efendimize) salât ve selâm olsun. O, âlemlerde Nebîmiz sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra en üstün olandır.
Kâfirler İbrahim aleyhisselâm’ın ve Allah celle celâlühû’nun kurbanı İsmail aleyhisselâm’ın sûretlerini ve Meryem aleyhesselâm vâlide mizin sûretini Ka’be'nin duvarına nakşetmişlerdi. Mekke fethedildiği zaman, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Ömer radıyallâhu anhu' yu önceden gönderdi. O’nun emriyle o sûretleri sildi. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Kabe'ye girdiği zaman bazı sûretlerin eserini bulunca, su istedi, onları da bizzat kendisi sildi ve yapanlara "Allah onları kahretsin" diye beddua etti.
Bu, İmâm Buhârî'nin Sahîh'in de ve İmâm Tahâvî’nin (Şerhu Meânî’l-Âsâr’ında, İbnü Hibbân’ın Sahîh’inde) İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan, İmâm Ahmed ve Ebû Dâvûd’un, Câbir İbnü Abdillah ve Amrİbnü Şeybe radıyallâhu anhumâ’dan, İmâm Tahâvî’nin, Üsâme İbnü Zeyd radıyallâhu anhu’dan rivâyet ettiği ma’nâdır.[7]Nitekim Fetâvâ'mız’da bunu da açıkladık.
----------------------------------------------
[Yaşamayacak Şekilde
Olan Her Sûret Mübâh mıdır?]
--------------------------------------------
Belki bir kimsenin ilk bakışta aklına şöyle bir fikir gelebilir: (Suâlde sözü edilen ve) medhedilen asîl kimsenin sûreti ancak göğüse kadar ulaşıyor, (vesikalıktır); insan ise bu kadarı ile yaşayamaz. Hâlbuki, Ed-Dürrü’l-Muhtâr’da meâlen şöyle bir ifâde vardır: “Şâyet sûretten, onsuz yaşanılamayacak bir uzuv yok edilse, bu sûret yasak dışındadır.”
Orada (müellif) şöyle söyledi: " Sûret şâyet, yerde bulunur ve ayakta durup bakan kimseye, azaların teferruâtı ve incelikleri belli olmayacak kadar küçük olursa, [bunu Halebî zikretti], veyahud da başı veya yüzü kesik ise, veya kendisi olmadan yaşayamayacağı bir uzvu yok edilirse, veya rûhsuz birşeyin sûreti olursa, mekrûh olmaz."
Başını, yaptıktan sonra silmesi veya başının hiçbir zaman bulun maması husûsundaki hüküm birdir.
Er-Reddü’l-Muhtâr'da şöyle de nilmiştir: “Yâhud başı kesik olması, yani asıldan başsız olması veya başı olup da kesilmesidir.”
-------------------------------------------------------------------------
Ed-Dürrü’l-Muhtâr Kavliyle ve Asıl Sûretle AlakalıBir Tahkîk
-------------------------------------------------------------------------
Ben (A. Rıza) şöyle diyorum:
Doğruya ve hakîkatin zirvesine ulaşmak ancak Allah celle celâlühû’dandır. Bu (ed-Dürrü’l-Muhtâr’ daki) söz, fıkha ve hadîse hizmet etmeyen ve Şer'î maksadlara derin bakışı bulunmayan bir kimseden sâdır olabilir.[8]
Evvelâ:Bu ibâre, sözü fazlalık ve yanlışlıklardan ayıklama makamında başlı başına bir nazar/durub düşünme mahallidir; (ayıklanmaya muhtâcdır.) Bu zayıf kul, yanında bulunan bütün metin şerh ve fetvâlara mürâcaat etti. Hükmün baştan başka uzuvları içine alacak genişlikte olması hususunda ed-Dürrü’l-Muhtâr için bir selef/ken dinden evvel gelen birisini bulamadı. Bu kitâbın çoğu yerdeki iki kaynağı olan el-Bahr, ve ed-Dürer’de bile bundan hiçbir eser yoktur. El-Bidâye, el-Vikâye, en-Nukâye, el-Kenz, el-Vâfî, el-Ğurer, el-İslâh, el-Mültekâ, el-Minye, Nûru’l-Îzâh, el-Hidâye, Şerh'ul-Vikâye, el-Ber cendî, et-Tebyîn, el-Kâfî, ed-Dü rer, el-Îdâh, Mecmau’l-Enhur, Me râkî’l-Felâh, Fethu’l-Kadîr, el-İnâye, el-Hâniye, Hızânetü’l-Müftîn, el-Hindiyye, hattâ, (Hanefî) mezhebi(ni) yazan İmâm Muhammed sadece ‘baş’ı zikretmekle yetinmişlerdir.
O halde sûret, başsız olduğu veya başı kesik olduğu zaman, hiçbir mekrûhluk yoktur. El-Hulâ sa'da ve ona tâbi’ olarak Tenvî ru’l-Ebsâr, el-Hilye,[9]el-Bahru’r-Râik, Câmiu’r-Rumûz, el-Ğunye, Sağîrî(?)[10],eş-Şurunbilâliyye ve ed-Dürer üzerine olan Abdulha lîm'de “yüz”de ziyâde edilmiştir. Çünki ‘yüz’ün yok edilmesi ‘baş’ın kesilmesi gibidir. Zahîratü’l-Ukbâ’ da,ez-Zeyleî üzerine yazılan Şel bî'de, ed-Dürer üzeri ne yazılan Hasan Acemî'de, el-İnâye üzerine yazılan Sa’di Efendî' de, el-Kenz üzerine yazılan el-Miskîn'de, hatta çoğu kez ed-Dürrü’l-Muhtâr'dan alan Ebû's-Suûd el-Ezherî'de yü zün ziyâde edilmesinden söz edilmemiştir.
Ben (A. Rızâ) şöyle diyorum:
Yüzün zikredilmesi, hakîkatte ziyâde değildir. Çünki baş, çoğu kere yüz yerine kullanılır. Boynun kesilip ayrılması, ancak başın kesilmesinde kullanılır. O bakımdan yüzü yok etmekten maksad, aynen başı kesmek gibidir. Onun ibâresi, "eğer başı kesikse, onda bir beis yoktur. Şâyet sûretin yüzü yok edilse, o başı kesmek gibidir" şeklindedir.Sonra,
Ben (A. Rızâ) şöyle diyorum:
Diğer uzuvlar, yaşamanın bağlı olduğu şeyler olmaları hususunda benzer olsalar bile, yüz ve baş ma’nâsında değillerdir. Çünki yüz canlı sûretinde asıldır. İşte Ebû Hureyre radıyallâhu anhu,sadece bu sebeble yüzü ‘sûret’ diye isimlendirdi. Şübhe yoktur ki, onlar yüz için sûret derlerdi. Sûret yapanlar yüz ile yetiniyorlar. Paralarda sûretlerinin bulunmasını isteyen Hristiyan kralları, çoğukez yüz ile yetiniyorlar. Şübhe yoktur ki, sûret yapmaktaki maksadların çoğu yüzle hâsıl oluyor. Bir şey de ancak maksadlarıyla hasıl olur.
En büyük İmâm Ebû Ca’fer et-Tahâvî, Ebû Hureyreradıyallâhu anhu’dan şöyle rivâyet etti: "Sûret baştır; başı olmayan hiçbir sûret, sûret değildir."[11]
El-Hidâye’nin ‘timsâlin başı kesik olursa, o, timsâl değildir’ dediği yerdeki sözü ancak bu yana bakmaktadır. İşte büyük İmam, İmâm Muhammed'in,el-Câmiu’s-Sağîr’deki ibâresi aşağıdaki gibi dir: “Muhammed Ya’kûb'dan (Ebû Yûsuf’dan) oda Ebû Hanîfe'den rivâyet etti: ‘Sûretin başı kesikse,o, sûret değildir.’"İmâm Nesefî,el-Vâfî isimli kitâbında açıkça, ‘sûretin başı kesik değilse, mekrûhluk kalkmaz’ demektedir. Nese fî’ninibâresi işte şudur: "Başının üzerinde, tavanda, önünde veya hizasında, başı kesilmemiş bir sûret bulunursa mekrûh olur." Zâhir olan şudur ki, bu söz ‘göğüse ulaşan veya boyun yarısına kadar olan sûretin, başı kesik değilse,yasaklık hükmünün kalk mayacağı’nı ifâde etmektedir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir. İkinci Olarak: Hâşiye sâhiblerinin kabûllendikleri ve el-Hâdimî’ nin de ed-Dürr üzerine yazdığı hâşiyesinde ona tâbi’ olduğu ed-Dür ru’l-Muhtâr kavlini düşün. Orada şöyle demişti: “ ‘Başı kesik olması’ ile murâd edilen,‘onsuz yaşamanın mümkün olmayacağı yüz gibi uzvu silmek’tir.” Bu fakîr (Ahmed Rızâ), mes’elenin açıklamasında bu ta’mîmi/genellemeyi bulamadıysamda el-Feth’in sözünde, bir mes’eleye dâir olan delîl içinde, ta’mîme işareti hissettim, anladım.
Orada (İbnü’l-Hümâm)şöyle dedi: "Ellerini, ayaklarını keserse mekrûhluk kalkmaz. Çünki insan,bazen el ve ayakları kesik olarak da yaşar." Allâme Tahtâvî, el-Fet h'in bu ifâdesinden ta'mîm'i/genel lemeyi çıkarmış ve Merâkı’l-Felâh hâşiyesinde şöyle yazmıştır: "Başı kesik ifâdesi kayıd değildir. Başı kesik olmakla murad edilen bu sûreti her ne şekilde olursa olsun yaşamayacak bir hâle getirmektir."
Ben(Ahmed Rızâ) şöyle diyorum:Bu ma’nâ çıkarmakta, gizli kalmayacak bir söz kaldırır yan vardır. Çünki el-Feth'in sözünden hulâsa olarak anlaşılan, ‘sûretin,hayât olabilecek bir hâlde bulunduğu için mekrûh olduğu’dur.Her bir sûretki, bu hâldedir, o mekrûhdur. Bundan da, ‘Mekrûh olan her bir şey bu hâlde olur’ma’nâ sı anlaşılmaz. Şübhe yoktur ki, Mûcibe-i Külliyye kendisi gibi olarak tersine dönmez (Sâlibe-i Külliyye olmaz.)[12]
Ben (Ahmed Rızâ) bunun benzerini el-Hidâye’de buldum; (orada) şöyle diyor: "Talak iki kısımdır: Sarîh ve kinâyeli. Sarîh olan,‘sen boşsun’, ‘boşanmışsın’, ‘seni boşadım’ sözleridir. Bunlarla Ric’î boşama olur. Çünki bu lafızlar,boşama için kullanılır; başka tarafta kullanılmaz. Böylelikle Sarîh olmuş olur. Nassla, ardından Ric’î boşa mayı getirir, niyyete de ihtiyâcı yoktur. Çünki bu lafızlar çoğu zaman boşama ma’nâsında kullanılmaktan dolayı,boşamak için açık ifâdelerdirler.”(Hidâye'nin Sözü bitti.)
Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
Sözün sonundada ifâde edildiği gibi, ‘açık olma’nın bağlandığı temel sebeb, bu sözlerin ‘çok kere, boşamak için kullanılmış ol maları’dır. O hâlde,boşamanın dışında kullanılmayanbir söz, ‘açık boşama sözü olma’ya daha münâsibdir. İşte onun için Sarîh boşamayı, şu üç lafızda, buna, yani ‘çoğu kez talakta kullanılmış olmak’ sebebine bağladı. Bu, şu demek değildir: ‘Başkasında nâdiren kullanılan, o şeyde sarîh olmaz’. Kısacası o, illeti ve onunla beraber, ilâve olarak bir başka şeyide içinde bulunduracak evlâ babı kabilinden bir şeyle illet beyânıdır. Burada da hüküm aynıdır: Yasaklanan yer, tek başına bile olsa baştır. Hayât için gerekli olan herşey bulunduğu zaman, illeti, ilâve bir şey ile beraber bulundurduğu için yasaklığı evlâ olarak ifâde eder. O hâlde el-Hidâye’nin iki sözü arasın da başı ve sonu bakımından zıdlık yoktur.
Bunu (İbnü’l-Hümâm’ın) kendi si de Feth(u’l-Kadîr)’de ifâde etti ve şöyle dedi: "Birşeyin hakîkaten veya mecâzen akla ilk gelebilecek olan bir ma’nâda çok kere kullanıl ması Sarîhdir/açıkdır. Başkasında hiç kullanılmaması ise (boşamada) Sarîh/açık olmaya daha evlâdır. İş te bu sebeble, şu lafızlardakiSarîhliği/açıklıklığı başka bir şeyde değil de boşamakta kullanmaya dayandırdı. (İ. Hümâm’ın Sözü Bitti.) (İb nü’l-Hümâm) sonra da, (el-Hidâye’ nin iki sözü arasında) zıdlık bulunduğunu iddiâ etti. Hâlbuki bu kendi söylediği ifâdelerle kalkmış idi. Allah celle celâlühû'ya hamd olsun.
Talebesi İmâm İbnüEmîri’l-Hâcc'ın sözünde bulunan bir bahisde/tereddüt ve i’tirâzda ve kezâ cevâbındabu îzâh tarzına işâret açıkça görülebilir. Orada (İbnüEmîri’l-Hâcc) şöyle diyor: "Başının -olduğu gibi kalmasıyla beraber- bir çizgiyle cesedden kesilmesi mekrûhluğu kaldırmaz. Çünki kuşlardan boynu halkalı olanları da vardır; bununla başları kesilmiş olmaz. Bunu böyle zikrettiler;oysa bu (ifâdeler) kuşlara hastır. Hâlbuki açık olan odur ki, bir çizgiyle başı gövdeden ayırmakla, mekrûhluk kuşlarda kalkmadığı gibi başka canlılardada kalkmaz.. İşte bu yüzden başkası da bundan başka îzâh tarzına ihtiyaç duyar. Belki de evlâ olan şöyle denilmesidir: ‘Canlı olan hayvânın, bazen boynuna maksadlardan bir maksad içün onu örtecek olan bir ip veya başka bir şey takılır. Buda onun gibi olur; o yüzden bununla mekrûhluk kalkmaz. Sonra ortasından iple ayrılsa, sanki ortasından kesilmiş gibi oluyor,mekrûhluğu giderir mi?’ Buna vakıf olmadım. Açık olan,biraz önce baş hakkında zikrettiğimiz gibi, onun da bilhassa insanlarda mekrûhluğu kaldırmayacağıdır. Bu,onda belini bağlamak gibi olur. Allah celle ce lâlühû en iyisini bilir.” (İbnü Emîr el-Hâcc’dan Nakil Bitti.) Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
İbnü Emîri’l-Hâcc'ın iki yerde zâhir/açık olan lafzını getirmesi dikkatli davranması ve yanlıştan sakınması sebebiyledir; yoksa bu ikisinde hüküm kesindir. Hiçbir kimse zayıf bir zanla zannetmesin ki, insan ve hayvân sûretinin boynuna veya ortasına ip bağlasan (harâmlığa dâir) Şer’î hüküm gider ve onu alıp bulundurmak câiz olur. İbnü Emîri’l-Hâcc'ın kelâmının öz ma’nâsı, ancak Feth(u’l-Kadîr)’in demiş olduğudur; ‘yaşamayı yok edecek her şeyin mekrûhluğu kaldırmayacağı’dır. Nitekim bu gizli değildir. Görmezmisin, insan olmakta gördüğümüz her şey hayvân olmaya ters değildir. Çünki, e ğer hayvân olmayı ortadan kaldırsa elbette insan olmayıda ortadan kaldırırdı. Kişnemek, anırmak ve havlamak gibi,insanlığa zıt olan herşey, hayvânlığa da zıt değildir. Bunların hepsi insanlığa zıttır, ama hayvânlığa zıt değildir. Mudakkik Alâî'nin el-Feth ve el-Hilye'deki ibâreleri gördükten sonra, ta’mîmi/ genellemeyi -bunu ifâde etmeme sine rağmen-eklemesi şaşılacak bir şey değildir.
Evet, Fakîr (A. Rızâ), İmâm Ebû Ca'fer et-Tahâvî’nin kelâmın da ta’mîme işareti buldu: Tahâvî, ‘cansız ağaçlar bile olsa mutlak sûret mekrûhdur’ diyenlere, resimlerin başlarının kesilmesiyle alakalı hadîsleri delîl getirdikten sonra şöyle dedi: "Rûh sâhibi canlıların başları kesildikten sonra sûretler(i bulundurmak) mübâh kılınınca, bu rûhu olmayanların sûretlerini yapmanın mübâhlığına ve bu babda zikrettiğimiz hadîslerde yasaklanan sûretlere benzeyen rûhsuz sûretlerin (yasaktan) çıkmasına delîl oldu. Bu babda İkrime yoluyla Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan şöyle dediğine dâir bir rivâyet yaptık: ‘Sûret baştır’ İlh. (Başı olmayan sûret değildir.)
Ed-Dürru’l-Muhtâr’ın kavli için ortaya konulabilecek bir mesnedden çok budur.
Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
Şâyet Tahâvî'nin kelâmının sonu ve Ebû Hureyre radıyallâhu anhu hadîsine dayanması, başın (cesedde) kalmaması sûretin yasaklıktan çıkarmasına medar olduğunu anlaştırıyorsa, bu gerekendir. Çünki Şerîat,açık olan ve küçük düşürülmemiş sûrete yasaklama hükmünü vermiştir. Sûret açık olduğu müddetçe hakîr/küçük düşürülmeden yasakda devam eder. Evet, sûret kalmadığı veya tahkîr edildiği zaman yasakda kalmaz. Çünki yasağın temel sebebi kalmamıştır. Başın kesildiği yerde sûret kalmaz. Nitekim bu, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu hadîsinde, el-Hidâye’nin ibâresinde ve İmâm A’zam’ın kendi sözünde geçti. (Ancak) bu (hüküm) diğer uzuvlarda böyle değildir.Çünki yüz bulunduğu müddetçe, diğer uzuvlar olmasa bile sûret mevcuttur. İşte bu sebeble gelecek olan hadîste Cebrâîl aleyhisselâm, başın kesilmesiyle yetindi. Mezhebi yazan İmâm Muhammed rahimehullah el-Câmiu’s-Sağîr'inde ve zikredilen mezheb kitâblarının hepsinde, metin, şerh, ve fetvâ kitâbları bakımından hepsinde başının kesilmesi ile yetinilmiştir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.
Her hâlükârda, ed-Dürru’l-Muhtâr'da geçen ta’mîme, genellemeye i’tibâr edilecek olursa,
Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
Tevfik ancak Allah celle celâlühû’dandır. Hangi hâlde olursa olsun, sûrette hayât yoktur. Sûret hiçbir hâlde, hayâtın kendisine bağlı olduğu uzuvların hepsini içine almaz. Bu, aksî olan sûrette [kamera diye bilinen sûret yapma âleti ile çekilen fotoğrafta] aşikardır. (Sûret) eğer boydan olsa, bu tek bir yandan en üst yüzünün aksini, yansımasını getirmiş olur. Boyda, -sırf sathın/yüzün yarısı değil-cismin yarısı bulunursa yaşamak âdette imkânsız olur. Aynı şekilde, sûretlerin kalb, ciğer ve damarları gibi iç azaları bulunmaz. Husûsî bir tıbbî sûret al; onda damarlar, sinirler, iç ve dış uzuvların hepsi vardır. Ama kan yoktur. Hayâtı gerektirecek herşeyi kaplamak mümkün değildir.[13] Fark ise ancak hikâyede ve bakanın anlamasındadır. Eğer hikâye edilende hayât üzerine hikâyeye delalet varsa yani bakanın hayali sanki canlı bir sûret görüyormuş gibi ise bu sûret rûh sâhibi sûrettir. Eğer hayât hikâye edilmiyorsa bakan kimse ‘bu canlı sûreti değildir, ancak rûhu olmayan ölü sûretidir’ diyorsa, bu sûret rûhsuzdur.
Ebû Dâvud Sünen’inde, Tirmizî Câmi'inde, Nesâî Sünen’inde, İbnü Hibbân Sahîh’inde, İmâm Tâ hâvî Şerhu Meâni’l-Âsâr’(ında) ve el-Hakimel-Müstedrek'inde, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan,Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet edildi: “Cebrâîl aleyhisselâm bana geldi ve şöyle dedi: ‘Dün gece sana geldim, beni içeri girmekten, sadece kapıda sûretlerin, evde üzerinde sûretlerin bulunduğu perdenin ve köpeğin bulunması engelledi. Emret de evin kapısındaki sûretlerin başı kesilsin, ağaç şeklinde olsunlar; emret de örtüyü kessinler, yere atılan ve üstüne basılan iki yastık yapılsın; emret de köpek evden çıkarılsın.’ Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem de (bunları) yaptı."[14]
Bakın, Cebrâîl aleyhisselâm sadece bu sûretlerin başının kesilip ağaç şeklinde olmalarını ve onlar da hayvân sûretinin kalmamasını emretti. Bundan açıkça anlaşılan,yasak ve mahzûrun başı kesmeden kalkmayacağıdır. Çünki o sûret, başı kesmeden ağaç gibi ve hayvân sûretinden çıkmış olmaz. O sûreti rûhsuz sûret olduğu ve onda hayâtın olmadığı bir şekle sokmak lâzımdır.
İşte bu sebeble Allâme Seyyid Tahtâvîed-Dürru’l-Muhtâr’ınbu sözünün açıklamasında şöyle de di: "‘Onsuz yaşamaz’ demek,‘ona doğru namaz kılmak mekrûh olmaz’ demektir. Çünki o, ibâdet edilmeyen ölü bir sûrettir."
Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
Evlâ olan ifâde ‘çünki o bir ölü dür’ değil, ‘ona ibâdet edilmez’ ibâresidir. Zîrâ müşrikler, ölü ye ibâdet ediyorlardı. MevlâTeâla ‘(o putlaştırılanlar)ölülerdirler, diri ler değildirler’ buyurdu.[15] Evet onlar, bir ölünün değil, bir dirinin sû retini yapıyorlardı. Şübhe yoktur ki fotoğraf, boyun yarısına, yahut gö ğüse kadar varsa, hattâ, sadece yüzün sûreti bile olsa,ağaç gibi ol maz, sûret sâhibinin öldüğünügös termez. Aksine ortaya canlı sûreti çıkar. Bakan kimsenin zihnine ilk gelen, sûret sâhibinin hayât hâlidir. Hiç kimse onun ölü sûreti olduğu nu hayal etmez. Hükmün dayan dığı nokta,‘yaşamak veya hakîka ten ölü olmak’ değil, bu ilk akla gelen şeydir. Öyle ki, sûretin on dan hiçbir payı yoktur. Görmezmi sin ki Hıristiyanların sultanları bu yarım sûretlerini paraların üzerine nakşedilmesini emrediyorlar. Şâ yet onlardan ölüm hâli anlaşılsaydı leşlerinin sûretlerinin paraların üze rine yapılmasını istemezlerdi. O hâlde ed-Dürru’l-Muhtâr'ın bu ibâ resi şu yarım sûretlerin yasak lığı na zıt değildir. Bu ibâre, ancak, sû retleri kırmakla ve kesip koparmakla[sûret sâhibinin] hayât hâlini hatırlatmayacak ve onu gören her kesin onunrûhunu kaybeden bir ölü sûreti olduğunu bileceği bir sûrete hamledilir.
Ben(A. Rızâ) şöyle diyorum:
(Bunda) şaşılacak hiçbirşey yoktur.
Şu anda, yaşama hâlinin örfen anlatılması ile kasdedilen ma’nânın anlaşılması veya bazı hâllerde anlaşılmaması bakımından, aslında bulunmaması veya bozmak ve ibtâl etmek sûretiyle yok edilmekle yaşamanın bağlı olduğu uzuvlardaki fark ortaya çıkmaktadır.[16] Bu, yüzde, aslında yapılmadığı veya yapılıp da sonradan kesildiği zaman böyle değildir. Bu sûrette yaşamayı anlatmak hiçbir şekilde yoktur. Nitekim bu gizli değildir. İyi düşünülsün. Tevfîk ancak Allah celle celâlühû(nün muvaffak kılması) iledir.
Devâmı İçin Tıklayın * Bu risâle Ahmed Rızâ Han (D:1272-1856, Ö:1340) isimli Pâkistân’lı bir zât tarafından yazılmış olup, torunu Şeyh Muhammed İsmâîl el-Ezherî tarafından Arabçaya çevrilmiştir. Bin civârında eser verecek kadar dolu ve velûd olan bu zât, devrinin birçok büyük âliminin, (bu arada gazeteci yazar Mevdûdî’nin de) şehâdetiyle büyük bir âlim ve fâdıl zât idi. O aynı zamanda Kadirî Tarîkatı şeyhi idi. Hindistân ve Pâkistân’da daha sonra Birelviyye diye isimlendirilen bir Mekteb ve meşreb müessisi olan bu zât eserlerinden okuduğumuza ve anlayabildiğimize göre hemen hemen hepsi furû’da olan bazı şazzlarına ve yanlış anlaşılmaya müsâid bir takım ifâdelerine rağmen Ehl-i Sünnet’in yılmaz bir müdâfii idi. İhtimâl ki, müfrıt zekâsı ve geniş müktesebâtı sebebiyle kendisini zaman zaman birçok geçmiş büyüğün üzerinde hâkim olarak görmesinde ne kadar isâbetli olduğu kanatimizce çok söz kaldırır. Mektebinin Düyûbendiyye Mektebi ile olan münâkaşası daha çok lafzî olduğu, karşılıklı seviye düşmesi ve işin içine İhsân İlâhî Zahîr gibi kültür adamlarının burunlarını sokmasıyla da daha bir arttığı kanaatindeyiz. Bu risâlesinde de ayıklanacak bir takım ifâdeleri olsa bile onlara kasden dokunmadık. Çünki risâlesi gerçekten kıymetli bir eser olup, avâm nezdinde bu değere gölge düşürmek istemedik.
Fotoğrafı sûret yasağı dışında bırakan, (İmâm Kevserî’nin el-İşfâk’ın so nunda ‘bu husûsda yanıldı’ dediği Şeyh Muhammed Bahît’in dışında) hesâba katılabilecek bir âlim bilmiyoruz. En kat’îlerine varıncaya kadar her bir harâmı çağa uydurup helâlleştirmeye ğayret eden ve böylece Ümmet’in (cehenneme giden) yolunu tıkanmaktan kurtarıp açan Karadavî ile cevâz işini (ibâdet edilmemek şartıyla) heykele kadar vardıran onun Türkiye’deki bozuk fotokopisi Hayreddin Karaman ve benzerlerinin ise ilim adamları nezdinde her hangi bir kıymetleri yoktur; onlar birer şişirilmiş balondan başka bir şey değildirler.
Risâlenin kapağında, birisi tarafından tashîh edildiği yazıyorsa da birçok hatalarının bulunması ve esâsen Urduca’dan Arabça’ya yapılan -muhte melen harfî- tercüme sebebiyle hâsıl olan zor anlaşılmalar bizi bir hayli yor muştur. Bununla beraber bizim yanlış anlamalarımızdan doğan hatâların ol ması da muhtemeldir. Okuyanlardan peşinen affımızı recâ ediyor, istifâdeli olmasını Rabbimizden niyâz ediyoruz.
Köşeli parantezlerin başlıkta ve ara başlıklarda olanları tercüme edene, metin içindekiler de Ahmed Rızâ Hân’a âiddir.
Risâlede geçen bir takım hadîslerin kaynaklarından bazısı bulunamamıştır. Bunlar (…) işaretiyle gösterilmiştir.
[1] Nûh:23
[6] İmâm Ahmed (4/28,4/29), Buhârî (3225,3226,3322,4002,5949),Müslim (2106/84), Ebû Dâvûd (4153,4155 ), Tirmizî (2804), Nesâî (7/185),7/186), İbnü Mâce (3649), Tahâvî (4/282, 4/285) Matbaatü’l-Envâri’l-Muhamme diyye), Ebû Ya’lâ, el-Müsned (1410, 1426,1428) Ebû Talhâ'dan. Buhârî (3227), İbnü Ömer radıyallâhu anhu mâ’dan. Tahâvî (4/282), İbnü Hib bân (5858), Taberânî, el-Kebîr (8895), İbnü Abbâs radıyellâhu anhu mâ’dan. Müslim (2105), Ebû Dâvûd (4157), Nesâî (4276), Tahâvî (4/ 283), İbnü Hibbân (5856), Meymûne radıyallâhu anhâvâlidemizden. Buhâ rî (3224), Müslim (2104), İbnü Mâce (3651)ve Tahâvî (4/282), Âişe radı yallahu anhâ vâlidemizden. Ahmed (2/208,h:8065), Müslim (2112), Ne sâî (8/216, h:5365), Tahâvî (4/287) ve İbnü Hibbân (5853,5854), Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan. Ah med (815), Dârimi (2697), Said İbnü Mensûr (…), Ebû Davûd (227, 4152), Nesâî, İbni Mâce (3650), İb nü Hüzeyme (…), Ebû Ya'lâ (…), Tâ hâvî (4/282), İbnü Hibbân (…), Ziyâ eş-Şâmî (…)ve Ebû Nuaym (…), Hil ye(tü’l-Evliyâ)’sında Emîru’l-Mü'minîn Ali radıyallâhu anhu’dan. İmâm Mâlik Muvatta’ında (2/965,966), Ahmed (3/90), Tirmizi(2805) ve Tahâvî (…), İbnü Hibbân (5849), Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan. Ahmed (…), Tahâvî (4/283), Taberânî, el-Kebîr (8893 Farklı bir lafızla. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sûrete karşı tavrı…), Üsâme İbnü Zeyd ra dıyallâhu anhu’dan. Tahâvî (4/282), Taberânî, el-Kebîr (3860), el-Evsat (2770), Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyal lâhu anhu’dan. (Bir takım cevherî ol mayan lafız farklılıklarıyla)
[7] İmâm Buhârî Sahîh (3351,3352) ve İmâm Tahâvî (Şerhu Meânî’l-Âsâr) (4/283), İbnü Hibbân (5861), İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan, Ah med (1/334) ve Ebû Dâvûd (4156), Câbir İbnü Abdillah ve Amrİbnü Şey be radıyallâhu anhumâ’dan, İmâm Tahâvî (4/283),Taberânî, el-Kebîr (4079),Üsâme İbnü Zeyd radıyallâhu zanhumâ’dan.
[9] Ebû Ğudde merhûmun zabtına göre, bu kitâb’ın ismi ‘el-Hilye’ değil de ‘el-Halbe’dir; buna göre tam ismi ‘Hâl betü’l-Mücellî Şerhu Minyeti’l-Mu sallî’dir. O, bunun neden böyle olduğunu eserlerinden birinde uzun ve mukni’ şekilde îzâh etti ise de şu anda nerede olduğunu hatırlayamadık; lâkin, bu şekildeki zabtı için bakınız: Fethu Bâbi’l-İnâye (Takdime):5, (Me sâdır):284 (Mektebetü’l-Metbua ti’l-İslâ miyye)
[12] Yani, ‘her bir falanca şey …dır’ ka dıyyesi, ‘hiçbir falanca şey … değil dir’ şeklinde tersine dönmez.
[13] Burada fâhiş bir ayak süçmesi vardır; çünki bu ölçü bütün olan bedende, hatta canlı vücûdda da böyledir…
[14] Ahmed (2/305, H:8032), Ebû Dâvud Sünen (4158), Tirmizi Câmi'inde (2811), Nesâî Sünen (5365), İbnü Hibbân Sahîh (5854), İmâmı Tahâvî Şerhu Meâni’l-Âsâr (4/287) ve el-Hâkimel-Müstedrek'inde (…), Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan.
|
![]() | Bugün | 409 |
![]() | Dün | 774 |
![]() | Bu Hafta | 4389 |
![]() | Bu Ay | 13559 |