| Semantik Bir Analize İlmî Bir Tahlil |
|
|
| Hüseyin AVNİ tarafından yazıldı. | |||
|
SAMANTİK BİR ANALİZE İLMÎ BİR TAHLİL
Hüseyin Avni
Evet, -inşâellâh- bu yazıda samantik bir analize ilmî bir tahlîl yapacak, yâhud bir metin tahrîfine îmânî bir tenkid getireceğiz... Kısaca ve meâlen, 'İslâmî nassların, târih içinde gelişen siyâsî, ictimâî ve iktisâdi anlayışların ve tatbikatın te'sîri altında ve çerçevesi içinde, olduğundan farklı okunacağı' şeklinde hulâsa edilebilecek acı bir hakîkat vardır; ancak bu kötüye kullanılmaktadır. Kelimenin tam ma'nâsıyla bu lağımın içine düşüp karnı şişen ve çatlayıp geberecek noktaya gelen, kâfirlerin rahle-i tedrîsinde İslâm'ı aslına uygun(!) öğrenen küfür sistemlerinin beslemesi çorbacıları, yavuz hırsız misâli kendilerini resmeden bu işi ters yüz etmektedirler. Hangi zamanda, hangi zemînde, hangi siyâsî, ictimâî/sosyal, kültürel ve ekonomik şartlar içinde olurlarsa olsunlar, onlardan kendilerini bir şekilde tecrîd ederek büyük bir nisbette Devr-i Seâdet'te yaşamayı başaran geçmiş Rebbânî âlimlerimizin yazdıkları eserler, hakîkî ve bulaşıksız İslâm'ı anlatmakta olmasına rağmen tavşana bak nev'inden bir köylü kurnazlığıyla kendi vasıflarını bunlardan şarkla garb kadar uzak olan şu zâtlara yamamaya çalışmaktadırlar. Umûmhâne patroniçelerinin, iffeti ulaşılamayacak kadar yükseklerde olan kimseleri, nâmussuzlukla suçlayıp onlara nâmus ve iffet dersi vermelerinden de beter ibretlik bir tablo sergilemektedirler.Aşağıda ele alacağımız ve tâhlîl etme azâbını çekeceğimiz kelime yığınları, yukarıda resmetmeye çalıştığımız istikâmette geliştirilen ve aslında câhilî bir düşüncenin tahrîb ettiği ve küfür sistematiğinin çürüttüğü beynin ve yüreğin hâlis İslâma karşı sergilenen ritmi bozuk canhıraş feryadları.
Sergilenen delîl getirmek mantığı, daha doğrusu mantıksızlığı muhkem hukûkî hüccet lifleri ile değil, ancak hâricî karîne yani ipucu olabilecek çürük iplikler ile örülmüş... Bu nev'i bir temelsiz tahlîl, garbın geliştirdiği vesvese asıllı mülâhazaların mahsûlünden başka bir şey değildir Böylesi bir tarz, pozitif ilimlerin ve maddî keşif ve îcâdların gelişmesinde mühim roller oynasalar da, onlarda bile nihâî bir ilim vasfını hâiz olamazlar... Nazariyye olmakta kalırlar…Okuyalım...
Mülâhaza: Belki de farkında olmadan i'tirâf edilmektedir ki, bu mes'ele aslında bir 'problem' olmayıp, İslâm dışı bir hayat tarzının getirdiği sun'î bir sıkıntıdır. O halde bunun halli, İslâm'da yapılacak onu çağa uyduracak değişikliklerden değil, sadece ona teslîm olmaktan ve uymaktan geçmektedir.
Mülâhaza:Yukarıdaki mülâhazalarımızı te'yîd eder mahiyetteki bu ifâdeler, mes'eleye bakışın bir aşağılık kompleksini ve 'delîli olarak gösterilen' kelimelerinden de netleşen peşin bir hükmü dahi bulundurmaktadır.
Mülâhaza: Hiç de delikanlıca olmayan korkunç bir kandırmaca ve içi azıcık da olsa doldurulamayan büyük bir iddiâ. Oysa açık ifâdelerle sergilenen, içi kof bir 'harâm değildir' da'vâsı. Evet, yazıdan hedeflenen 'tokalaşmanın harâm olduğunun tesbîti değildir; iddiâ buraya kadar doğru. Ancak, maksadın 'tokalaşmanın harâm olmadığı'nın tesbîti olmadığı ise, ayıblık vasfını da bulunduracak bir yalan. Nitekim ileride kendini yalanlayan açık ifâdeler gelecek. O, yazısının sonundaki şu sözleriyle bunu açıkça ifâde etmektedir:
"Sonuç olarak, aktarmış olduğumuz rivayetler ve benzerlerini delil kabul ederek, kadın erkek tokalaşması İslam Dini'ne göre haramdırdemek mümkün değildir. Kadın ile erkeğin tokalaşmasını haram olarak ispat etmek için bu delillerin dışında başka kati deliller bulunması gerekir."
Mülâhaza: 'Haramlığının delîlleri' değil de 'Haramlığına Delîl Sayılan Rivâyetler.' Peşin mahkûm edici bir düşünceyi ele veren, ifâdeler.
Mülâhaza:
Bir: Edebsizliğin âlemi yok... O ağzınıza alıp da pâk isimlerini kirlettiğiniz zâtlardan ilki, Mü'minlerin analarından biri olan Hz. Âişe radıyellâhu anhâ validemiz, ikincisi de âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimiz... Herhangi bir memlekette sıradan bir ciğeri beş para etmeyen âmire veya herhangi bir devlet vazîfelisine saygı ifâdesi olmadan, sadece isimleriyle hitâb etmenin edebsizlik ve terbiyesizlik kabûl edilmesine rağmen nedir buradaki bu densizlik!..
İki: Haberlerin çoğu 'Âişe radıyel-lâhu anhâ vâlidemiz'den rivâyet edildiyse ne olmuş?!.. İleride açıkça ifâde edileceği gibi bu yeminli haberin -Allah celle celâlühû'dan korkmadan- kıskançlıkla temellendirilmesinin yolu mu yapılıyor?!..
Üç: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bu ifâdelerinin belli bir hâdise veya hâdiseler ile alâkalı olarak söylenmiş olması, o hâdiselerle sınırlı olmasını mı gerektiriyordu?... Evet, vürûd sebebi mes'elenin anlaşılmasına yardımcı olur; ancak onu sınırlı kılmaz. Nitekim bu, aşağıda anlatılacaktır. Hiçbir ilmî, hukûkî ve mantıkî istidlâl ağırlığı olmayan, vesveseler...
Mülâhaza: Lüzumsuz bir uzatma...
Mülâhaza: Tercümelerdeki gelişigüzellikleri ve tutarsızlıkları bir yana koyarak şöyle deriz:
Bir: Bunlar O'nun kadınlarla musâfaha etmediğinin ve etmeyeceğinin delîllerinden sadece bir kısmıdır...
İki: Burada sanki, yabancı kadınlarla tokalaşmanın haramlığı sadece bunlara dayandırılıyor havası verilmektedir. Ancak, ileride de geleceği üzere 'kadınlarla musâfahanın harâm olduğunu söyleyen Ümmet'in tamâmının delîlleri bunlardan ibâret değildir; başka nice delîlleri vardır.
Mülâhaza:
Bir: Eşlerin dışındaki her kadın nâmahrem değildir.
İki: Aşağıda zikredilecek olan hadîsler, onların, mahrem olmayan kadınlarla temas ettiklerini gösteren
'delîller' değil, câhillerin ve sapmışların delîl zannettikleri şübhelerdir.
Mülâhaza:
Bir: İşi noktalayıcı, tamamen indî ve
saçma iddialar Birçokları uydurma,
bir nicelerinin de kasdedilen ma'nâları göstermediği açık olan, ama cahillik ve hidâyet körlüğü yüzünden başka taraflara çekilip sündürülen sahîh delîller_ Bunun neden böyle olduğunu, getirilen ve ma'nâları tahrîf edilen rivâyetlerden sonra söyleyeceğiz_
İki: Yukarıda geçen hadîsler "Hz. Peygamber'in nikahlı hanımlarının dışında hiçbir kadına elinin değmemiş olduğunu bildiren ifâdeler" değildir. Onlarda zikredilen 'el değmemesi', nâmahrem/kendine nikâhı harâm kılınmayan içün olup hanımlarının dışındaki herkesle alâkalı değildir. Kızı, anası, bacısı, halası, teyzesi ve daha birçokları, nikâhlı hanımlarının dışındadır, ama onlara el değmesi yasak değildir...
Üç: Bu kadar dikkatsiz ifâdelerin sâhibi olan birinin, değil bir ilmî makâle, pehlivân tefrikaları, yâhud spor yazıları yazmaya dahi ehil olmadığı açıktır.
Mülâhaza: Hadîs şârihlerinin Muktezâ-i Zâhir'in, Muktezâ-i Hâlin ve sebeb-i vürûdün tesbîtine dayalı olarak getirdikleri îzâhlara ve bu noktalardaki onca aklî ihtimâllere hiç mürâcaat etmeden, onları hiç hesâba katmadan sarfedilen sözleri olduğu gibi almak, hangi ilmî anlayışla bağdaşabilir, hangi semantik tahlil' prensibiyle uyuşur?!.. Eğer getirilen hadîslerde sözü edilen şu hâdise, başkalarıyla tokalaşmanın câizliğine delîl olabileceği düşüncesiyle getirildiyse, biz, yabancı bir erkeğin kendi yakınlarımızın, hattâ değil mü'mine olan, herhangi bir yabancı kadının bile yanında yatmasını hazmetmeyiz. Hangi deyyûs râzı ise râzı olsun; ne diyebiliriz?. Değilse, âlimlerimizin dediği gibi, ortada ya bir mahremlik vardır; (ki, kuvvetle muhtemel olan da budur) Bunu Aynî ve Askalânî bazılarından nakletmişlerdir.[32] Aynî ilâve ederek şöyle demiştir: 'Dâvûdî, Ümmü Süleym'in ve Ümmü Harâm'ın Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in süt teyzeleri, kardeşleri Harâm'ın da süt dayısı, İbnu Vehb de Ümmü Harâm'ın Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem'in teyzesi olduğunu -sütten olup olmadığını bahis mevzuu etmeden- söylemiştir.'[33]Askalânî, 'İbnu Battal'ın nakline göre, Ebû'l-Kasim İbnu'l-Cezerî, Dâvûdî ve Muhelleb bu hususta kesin konuştular' demiştir. Yine Kirmânî (ö:786) bu yakınlığın süt yakınlığı,[34] Mollâ Gûrânî (893) de neseb veya süt yakınlığını başkalarından naklettikten sonra kendine göre bu yakınlığın neseb yakınlığı olduğunu kesin ifâde etmişlerdir.[35] Veya bu iş, Ümmü Harâm'ın bir yakınıyla halvet olmadan gerçekleşmiştir. İbnu Hacer bunun kuvvetli bir ihtimâl olduğunu lâkin dokunma problemini kökünden çözmediğini söylüyorsa da bizce bu gereksiz bir i'tirâzdır; çünki, mümkindir ki, teri pamukla alırken tenine değmemiştir. Veya bu hasâisdendir, yani Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimize hastır; ki, İbnu Hacer'e göre bu en güzel cevâbdır.[36]
Mülâhaza:
Bir: Bu husûsta dahi İbnu Abdi'l-Berr, Aynî ve birçoklarının da dediği gibi, Ümmü Harâm Ümmü Süleym'in kız kardeşi olduğuna göre onda da mahremiyyet vardır.[38]
İki: Gösterilen kaynak -şâyet, zühûl veya matbaa hatâsı yoksa- gelişigüzel verilmiş veya başka yerden çalınmış. Çünki bu rivâyet 255. sayfada değil, 225. sayfada bulunmaktadır. Üstelik, orada hadîs münâsebetiyle söylenenler de makaslanmış ve böylece İbnu Abdi'l-Berr'in kanâati gizlenmiş, hattâ tersyüz edilmiş. O, hadîsin Ümmü Harâm'ın kendi ağzından dahi rivâyet edildiğini ve onun müsnedinden de olduğunu anlattıktan sonra, şöyle dedi:
Bu Ümmü Harâm, Enes'in anası Ümmü Süleym binti Milhân'ın kız kardeşi olup teyzesidir. Biz bu ikisini kitâbımız, 'Kitâbu's-Sahâbe'de zikrettik, neseblerini açıkladık ve haberlerinden bir parça anlattık_ Zannedersem o veya Ümmü Süleym Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem'i emzirdi ve böylece O'nun süt teyzesi hâline geldi. İşte bu sebeble başını bitl(eyebil) iyor ve yanında yat(abil)iyordu. Aynı şekilde Ümmü Süleym'in de yanında yatar ve onunla, ancak bir mahremin mahremleriyle yapması câiz olan şeyleri yapardı. Hiçbir Müslüman, Ümmü Harâm'ın Resûlüllâh'a kesin bir mahrem olduğunda asla şübhe etmez. Hadîsde sözü edilenler işte bu yüzden oldu.
İbnu Abdi'l-Berr kendi isnâdıyla Yahyâ İbnu İbrâhîm İbni Müzeyyen'den şöyle dediğini rivâyet etti:
Ümmü Harâm Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem'in teyzeleri tarafından mahremi idi. Çünki Ümmü Abdi'l-Muttalib İbnu Hâşim Neccâr oğullarındandı. İşte başını bitlemesini ve yanında yatmasını sadece bu yüzden câiz buldu.
Yûnus İbnu Abdi'l-A'lâ da şöyle söyledi: İbnu Vehb bize, 'Ümmü Harâm Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in süt teyzelerinden biriydi; o yüzden yanında kaylûle yapıyor ve kucağında uyuyor ve başını bitliyordu' dedi.
Ne şekilde olursa olsun Ümmü Harâm Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem'in mahremiydi. Bunun da delîli şu(yapacağım rivâyetler)dir:
(İbnu Abdi'l-Berr, mahrem olmayanla bir arada kalmanın yasaklığına dâir bir takım rivâyetler yaptıktan sonra devâmla şöyle dedi:)
Bunlar, şunu (mahrem olmayanların bir arada olmasını) yasaklayan sâ bit/ sağlam eserlerdir. Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem'in, yasaklamakta olduğu şeyleri kendisinin yapması imkânsız bir şeydir. (İbnu Abdi'l-Berr'den Nakil Son Buldu.)[39]
Görüldüğü gibi, ortada bir hiyânet
var.
Mülâhaza: Bu rivâyet, -şâyet illâ da mahremiyet hesaba katılmadan anlaşılacaksa- yabancı kadınla sadece musâfahalaşmanın değil, onunla hamama girmenin bile câiz olduğunun delîlidir. Halbuki, burada da sırf aklî bir ihtimâlle bile bir mahremi olabileceği bahis mevzûudur.
Aynî, şöyle demiştir: '(İbnu Hacer'i
kasdederek) kimisi, kadın, Ebû Mûsâ'nın kardeşlerinden birisinin karısı idi' dedi. Ben derim ki; "Kirmânî, 'kadına vardım' sözü, bu kadının O'nun mahremi olduğuna yorulur, dedi. Oysa kardeş karısı mahrem değildir. Öyleyse doğrusu Kirmânî'nin dediğidir. O zaman kadının kardeşlerinden birinin kızı olmasına yorulur."[42]
Bütün bunlara rağmen, böyle endâzesiz nasıl konuşulabilir?!.. Deyyûs olmayan bir kimse, kendi hanımının veya bir başka yakınının, veyâhud da her hangi bir kadının yabancı bir adamla hamama girmesine ve onu yıkamasına nasıl rızâ gösterebilir?!.. Bir mü'min böyle bir boynuzluluğu koca bir Sahâbî'ye nasıl yakıştırabilir?!..
Mülâhaza: Aynî, Askalânî, Kastalânî ve diğerlerinin de dediği gibi, bundan murâd edilen elden tutmanın lâzımıdır ki, o da rıfk ve ınkıyâd demektir.[45]Aynî buna ilâveten şöyle diyor: Yani Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem'in huyu bu mertebedeydi. Bir câriyenin Medîne'nin bir yerlerinde hâceti olsa ve O'ndan şu hâceti husûsunda yardım istese ve hâcetini görmekte kendisiyle yürümesine muhtâc olsa ondan kesinlikle geri kalmaz ve hâcetini karşılardı. Yoksa illâ da bizzat 'tutmak' değildir. 'Elimden tut', 'elimi bırakma', 'elinden tuttu' gibi isti'mâller dilde meşhûrdur. Böyle bir kinâyeli kullanmanın delîli, (hattâ mecâz manasında kullanılmasının bürhânı ve bunun içün lâzım gelen hakikate mânî' olan karîneler), bakmak, tutmak ve mahremiyyetle alâkalı nasslar ve Ümmet'in bu husûstaki icmâıdır.
Mülâhaza: Mü'minlerde Allah celle celâlühû'dan korkmak ve kuldan utanmak diye bir şey vardır. Bunlar bir yaratıkta olmazsa işler gerçekten zorlaşır. Meselâ, İbnu Mâce'ye[47]bakılırsa, görülecektir ki, "Selmâ Ümmü Râfi' mevlâtü Resûlillâh", yani Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem'in âzâdlı câriyesi. Hâsılı, bu Sahâbiyye radıyellâhu anhâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in câriyesi iken ve ona hizmet ederken böyle olmuş. Bununla mes'elemizin ne alakası vardır?!.. Bu yapılan, avamın bilgisizliğinden faydalanmak kurnazlığı mı, câhillik mi, hangisi?..
Mülâhaza:
Bir: Hadi Nesâî'nin, rivâyet ettiği şu hadîsin hemen ardında sarfettiği 'bu hadîs sâbit değildir'[51]sözü hesaba katılmadı, nakledilmedi, ilim hâinliği yapıldı; başka birilerince 'uydurmadır'[52]denilmesine de kulak asılmadı. 'İsnâdının sahîh'[53]olduğu görüşü kabûl edildi.
İki: Süyûtî'nin sözü kör püçük Arapça ile katledilmiş. O, şöyle demişti: 'Hiçbir lâmis'in elini geri çevirmez' demenin ma'nâsı, 'kocasının malından isteyene verir', demektir ki, ('kil lii )/'bu ma'nâ eşbehdir'; (yani hakka ve doğruya en çok benzeyendir.) Ahmed (İbnu Hanbel), 'zinâ edip dururken, ona karısını tutmasını emredecek değildi' dedi.
Anlayacağınız Keleş, o yüksek ictihâd ehliyyetiyle (!) bizim 'eşbeh'i 'teşbîh' yapmış!.. Ve Süyûtî'nin anlatmak istediğinin tam aksine bir de 'kabûl edilmediği'ni kendi kesesinden ilâve etmiş ve O'na iftirâ etmiş.
Üç: Üstelik şârihler çok şey deseler de içlerinden hiçbirisi 'tokalaşmak'tan söz etmemiştir. Nitekim o dehşet Arabçasıyla da olsa, hiçbir şârihden böyle bir nakil yapamamıştır.
Dört: Hadîsin isnâdının sahîh olduğu kabûl bile edilse, âlimler tarafından yapılan işi mide bulandırmayacak şekile yormakla alâkalı yorumlar hiç mi hesaba katılmayacak?!.. Meselâ, bazılarından birkaç ihtimâl nakledelim:
Allâme Sindî şöyle demiştir: (1) 'Hiçbir lâmis'in elini geri çevirmez'
demek, kendisini (zinâ etmek içün) isteyene boyun eğen birisi olduğu demektir. Bu, fücûrdan/zinâdan kinâyedir. (2) Denilmiştir ki, aksine bu, 'yiyeceği har vurup harman savurmak'tan kinâyedir. Denilmiştir ki bu görüş eşbehdir. Ahmed (İbnu Hanbel), 'zinâ edip dururken, ona karısını tutmasını emredecek değildi' dedi. Bu görüş, "şâyet murâd edilen cömertlik olsaydı, (lâmis'in değil), multemisin/isteyenin elini geri çevirmez, derdi'; çünki isteyene lâmis değil multemis denir. 'Lems' ise ya cimâ' veya cimadan önce gelen (öpmek ve tutmak gibi) bazı işler demektir; yine, cömertlik teşvik edilen bir haslettir, kadın onun yüzünden cezâlandırılacak ve ayrılacak değildir" diye reddedilmiştir. Zîrâ o, ya kendi malından veya kocasının malından isrâf eder. İkinci yani kocasının malından isrâf etmesi takdîrinde kocasının malını koruması ve muhâfaza etmesi ve ona imkân vermemesi gerekir. Böylece ortaya boşanmasını îcâb ettirecek bir iş çıkmamaktadır. (3) Denilmiştir ki, ona dokunandan lezzet alır ve bu yüzden elini çevirmez, demek istemiştir; bununla büyük fuhşu, zinâyı kasdetmemiştir; aksi takdîrde bu sözüyle nâmus iftirâsı atan birisi olurdu. (4) Denilmiştir ki, (doğruya) en yakın olan görüş, birisi onun hakkında kötülük düşünse, kocası karısının bunu geri çevirmeyeceğini ondan bilmiş olmasıdır; yoksa bu kötülüğün ondan kesin olarak gerçekleşmiş olduğu değil. Aksine bu hâl kocaya bir takım alâmetlerle zuhûr eder; bunun içün de Şerîat sâhibi Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem onu ihtiyât olarak boşanmaya irşâd etmiştir. Sonra da sevgisi yüzünden ondan ayrı durmaya sabredemeyeceğini bilince, onu saklamaya ruhsat verdi. Çünki onu sevmesi kesin, ondan kötülüğün zuhûr etmesi ise zayıf bir zann idi. [54] (Sindî'den Nakil Bitti.)
San'ânî de Sübulü's-Selâm'da iki ma'nâyı (zinâ ve müsrifliği) zikrettikten sonra şöyle dedi:
Birinci ma'nâ çok uzak bir ihtimâldir; hattâ (zinâ eden erkek ancak zinâ eden kadınla nikahlanır) âyet(i) sebebiyle bu ma'nâ doğru değildir. Ve çünki Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem adama deyyûs olmayı emretmez. O yüzden, bu sözün zinâya yorulması sahîh olmaz. İkinci ma'nâ da uzak bir ihtimâldir. Çünki isrâf kadının malından olursa onu engellemek mümkindir. Kocasının malından ise de böyledir ve boşanmasını gerektirmez. Üstelik 'hiçbir lâmisin elini geri çevirmez' ifâdesinin lugatta cömertlikten kinâye olarak kullanıldığı bilinmemektedir. O halde doğruya en yakın murâd, onun hafif meşreb birisi olduğu ve yabancı erkeklerden kaçmadığıdır; zinâ yaptığı değil. Şâyet kendini yabancılarla cimâ' etmekten sakınmamasını murâd etmiş olsaydı, ona nâmûs iftirâsı atmış olurdu.[55](San'ânî'nin Sözü Bitti.)
Beş: Bu lems, 'dokunmak' ise, nereye dokunmak olduğu da açıklanmamış, hem de hadîsde, geri çevirmediği eli, nerelerden geri çevirmediği dahi bildirilmediğine göre bunu tokalaşmaya nasıl yordunuz? "Bu 'dokunmak' başka yerlere dokunmak olsaydı, yukarıda da geçtiği gibi, 'böyle bir deyyusluğa Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in müsâade etmeyeceğinden kalkarak böyle bir kanaate vardığınızı söylerseniz, bunun tokalaşmaktan başka mecâzî ma'nâlara yorulması, böylesi bir gerekçe içün daha münâsib olmaz mıydı?
Altı: Bu ifâdelerin 'onun hafif meşreb veya kendini kollayamayacak kadar sefil olduğunun görülmesi sebebiyle veya teferrüs edilmesi veyâhud da tecrübelerle böylesi bir ihtimâlin bulunduğunun anlaşıldığı' şeklinde ma'nâlandırılması, en iyi ve en sâlim bir îzâh tarzı olamaz mıydı?
Yedi: Şu rivâyetteki 'hiçbir kimsenin elini geri çevirmemek' ifâdesinin ma'nâsının 'herkesle tokalaşmak' olduğu farz edilse bile, 'onu boşa' sözünün haramlık bildirmesi mi, mubâhlık göstermesi mi evlâdır? Bunu bilemeyecek bir akıl sâhibi, dîn hakkında konuşursa bu onu tahrîften başka ne işe yarar?.. 'Bu harâmdır; ama böyle bir harâma müsâade etme, onu engelle' denmiş olamaz mı?
Sekiz: Hamdi Efendinin îzâhı, asılsız bir yakıştırmadan başka bir şey değildir.
Dokuz: Şu rivâyetlerin hepsi, ağırlıklı bir şekilde 'kadınlarla musâfahanın mübâh olduğunu' gösterseydi bile, bu 'mübâhlık' iddiâsını isbâta yine de yetmezlerdi. Çünki, selefiyle ve halefiyle Ümmet'in âlimlerinin tamamının aksi bir kanaat ve anlayışta olması, onların -metrûkü'z-zâhir olmakla- te'vîl edilmelerini gerektirecekti.[56] Hattâ, şu mübâhlığı te'vîlsiz bir biçimde gösterseydiler bile, bu icmâ' onları illetli hâle düşürecek ve delîl olmaktan çıkaracaktı. Oysa bunların hiçbirisi bahis mevzuu değildir.
Mülâhaza: Bu iftirâ aslâ doğru değil. Yoksa, neden 'boşa' denildi?. Evet, bu boşamak illâ harâm sebebiyle olmayabilir; ancak burada o yüzden olmak ihtimâli karîneler sebebiyle daha ağırlıklıdır. Hattâ delîller sebebiyle kesindir, dense yeridir.
Hâsılı, gösterdiğiniz ma'nâlar mesned edilmeye çalışılan bâtıl iddiâya göre bu kadar havada olan rivâyetler, hakkında İcmâ-i Ümmet vâkı' olmuş hangi mes'eleyi iptal etmeye ve o icmâ'nın vadisindeki delîlleri asıl mecrâsından çıkarmaya yetebilir? Böylesi bir tasarruf, 'delîl getirmek' değil, hezeyan nev'inden sayıklamaktan başka bir şey olamaz.
Mülâhaza: Neden evvela, dînini dünyası içün satmayan, zafiyetlerinin esîri olmayan, İslâm'ı sulandırarak buharlaştırıp yok etmek isteyen küfür otoritelerinin oltasındaki zavallı solucanlar olmayan Selef ve Halef geçmiş âlimlerimizin görüşlerini değil de 'çağdaş alimlerin'(!) görüşlerini vereceksiniz?.. Aynı hizmete bir katkıda bulunmak içün mü?.. Kimmiş o çağdaş âlimler? Elifi görse mertek zannedecek olanlar mı?..
Mülâhaza: Önce, İbnu'l-Arabî, 'çağdaş' bir âlim değildir; ancak mu'teber bir büyük muhaddis, müfessir ve fakıhtir. Sonra, sadece onun görüşünü vermekle ne yapılmak isteniyor? Yoksa, Ümmet'in âlimlerinin tamamının bu görüşte oldukları gizlenmek mi isteniyor?.. Ümmet'in bin dört yüz küsûr senelik târîhinde 'yabancı kadınlarla tokalaşmak mübâhdır' diyen bir tane âlim bulup gösterebilir misiniz? Hadîs, tefsîr ve fıkıh kitâblarından şu yanlış düşüncenize dâir bir tane cümle bulabilir misiniz? Aşağıda, delîl diye ileri sürdüğünüz saçmalamaların saçmalıklarını akıllılarla hep beraber göreceğiz.
Mülâhaza, Allah celle celâlühû rahmet eylesin ve günahlarını affetsin, doğru ama az bile söylemiş...
Mülâhaza: Allah celle celâlühû râzı olsun, ömrüne bereket versin ve arasında bulunduğu sapmışların şerrinden onu korusun.. O da şu husustaki doğrulardan bir kısmını söyledi...
Mülâhaza: "Meşhur ve güvenilir olan" değil, "tek doğru ve sâbit olan."
Mülâhaza: Allah celle celâlühû ondan da râzı olsun. Doğru, fakat eksik bir istidlâl. Çünki, yabancı kadınlarla tokalaşmanın haramlığı sadece bu rivâyetlerle sâbit değildir.
Mülâhaza: Henüz tam yamulmamış zamanlarının kısmî doğrularından. Hedânellâh ve iyyâhu.
Mülâhaza: "Resulullah'ın kadın
lar ile tokalaşmadığı sabittir ve bu durum ümmeti için bir ta'lîmdir" kadarı doğru, gerisi ilmî hiçbir mesnedi olmayan boş laflar
Mülâhaza: El-kezûbu kad yasduku; geçelim.
Mülâhaza: Bir velînin bir münâsebetle dediği gibi, 'yakıştı bu ser, bu serpûşe'. Böylesi bir ecvef, âlim sınıfına katılırsa iş işte böyle ayağa düşer_
Mülâhaza: Hep bu rivâyetlere takılıp kalmaktan ve bunların elinden yakayı sıyırabilmek imkânını elde etmek düşüncesinden kaynaklanan bir musîbet. Halbuki harâmlık delilleri bunlardan ibâret değil_ Kaldı ki, Ümmet'in 'harâmdır' diyen âlimlerinin tamamının elinde, bunlardan başka rivâyetler ve delîller bulunmasaydı bile, bunlar şu hüküm içün yine de yeterlerdi.
Mülâhaza: Öyle bir şey yok; O'na iftirâ ediliyor... Ayıb denen bir şey var.. Bay Keleş!.. İşinize yarıyor, tezinizi destekliyor diye bu açık cehâlete ve boş konuşmaya ses çıkarmazsanız, bu sizin içün işte böyle turnusol kağıdı olur_
Mülâhaza: Bu ifâdelerde şâyet Sünnet'te çelişki isbât etmek düşüncesi varsa bu bir seviyesizlik; değilse, bu da bir konuşmayı bilmemek illeti_ Çünki bu iki yerde 'dokunmak' yok; dolayısıyla bunlar, da'vânıza delîl olmaz, işinize yaramaz.
Mülâhaza: Neymiş ve neredeymiş o çelişki? Bez üzerinden dokunmak, âdeten, hatta dilde musâfaha olmaz. Eğer buna 'musâfaha' denildiyse, ortada ya bir tecevvuz yani mecâz kullanmak veya râvînin ma'nâ ile rivâyeti var_ Dolayısıyla mes'elede çelişki olmaz.
Mülâhaza: Evvelâ, 'şâyet doğru ise' ne demek, elinizde doğru olmadığına dâir ilmî bir delîl mi vardı?.. Yok_ Bunun gibi sahîh senedlerle gelmiş ve ulemânın kabûlüne mazhar olmuş bir rivâyet âhâd haberlerden bile olsa, ittifâkla kesinlik bildirir. Sonra, neymiş ve neredeymiş o "iki yolla" yapılan rivâyet?.. Hayâli sayıklamalar... 'En fazla kerâhet bildirecek' derken, elinizde hangi mesned var? Yok_
Mülâhaza: Bir: Hind'in 'musâfaha'sı ile alâkalı açık ve sahîh rivâyet nerede? İlim adamı önce bunu isbât eder; desteksiz konuşmaz.. Tabiîdir ki böyle bir şey yok. Kaynak, Rızâ Savaş'ın "Siyer ve Kaynakları" isimli kitâbı (!) mı?.. Adamlar içün ayıb denilen bir şey var. Şu kitâb (!) ne de kaynak; değil mi?.. Bu iddâya mesned olabilecek herhangi bir kaynak yok. Var olduğu muhâl farz olarak kabûl edilse bile, bu ya bez üzerindendir veya başka bir ma'nâdadır; Ümmet'in âlimleri, dünden bu güne yanlışta icmâ' etmez. 'Doğru', kala kala küfrün beslemelerine mi kalmış?_
İki: Önce, 'eşyada aslolan ibâhadır' sözü ne demektir? Ondan haber veriniz... Siz onu da bilmiyorsunuz. (Daha önce yazdığımız bir makaleden naklederek) biz söyleyelim:
[Eşyâda asıl olan nedir?
İbnu Nüceym şöyle diyor: Eşyada asl olan, -bir delîl mübâh olmadığını göstermedikçe- mübâh olmak mıdır? Bu, Şâfiî'nin mezhebidir. Veya, bir delîl mübâhlığı göstermedikçe, harâm olmak mıdır? Şâfiîler, bu görüşü Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'e dayandırmışlardır. El-Bedîu'l-Muhtâr'da şöyle denilmiştir: Seçilen görüş, Şerîat'tan önce amellerin hükümlerinin bulunmamasıdır...
El-Menâr'a, musannifi (İmâm Nesefî) tarafından yazılan şerhde şöyle denilmiştir: Eşya (varlıklar ve işler) bazı Hanefî âlimlere göre aslında mübâhlık üzeredir. Kerhî onlardandır. Bazı hadîs âlimleri eşyada asıl olanın yasaklık olduğunu söylemişlerdir. Ashâbımız (Hanefî âlimleri) onlarda (eşyada) asıl olanın tevakkuf (delîlini bulana kadar bir hüküm vermeyip beklemek) olduğunu söylemişlerdir. Bunun ma'nâsı şu demektir: Eşyanın mutlaka bir hükmü vardır. Ancak biz onu aklımızla bilemeyiz. (Nesefî'nin Dediği Bitti)
Hidâye'nin İhdâd faslında, Mübâhlığın asıl olduğu ifâdesi vardır. (Hidâyenin Sözü Bitti.)
Bu anlaşmazlığın eseri, âyetlerde ve hadîslerde susulan, hakkında bır şey söylenmeyen husûslarda ortaya çıkar. Hâli müşkil/problemli olan meseleler bu kâide üzerine oturur. Bu müş-kil mes'elelerden biri de işi müşkil olan hayvandır. (İbnu Nüceym'in Sözü Bitti.) [66]
Hamevî de, el-Eşbâh Hâşiyesi'nde kısaca şöyle dedi: Kasim İbnu Kutlubuğâ bazı ta'liklerinde,[67] şöyle söyledi: Seçilen görüş, Ashabımızın cumhuru katında asıl olanın mübâhlık olduğudur. Fahru'l-İslâm bu mübâhlığı peyğamber bulunmadığı zamanla sınırlı tutmuştur...[68]
Kişinin kendine veya başkalarına zararlı olduğu husûslar tartışma sahasının dışındadır.[69]
Taftâzânî de, et-Telvîh'de, eşyada asıl olanın mübâhlık olacağını
söylemiştir.[70]
Abdü'l-Hayy el-Leknevî, deryâlaşmış olmakla vasfettiği Es'ad[71] er-Rûmî'nin nefis bir eser diyerek övdüğü Mecâlisü'l-Ebrâr isimli kitâbından şu nakli yapıyor: Hakk olan, eşyâda, peyğamberlik gelmeden önce bir hükmün bulunmamasıdır. Peyğamberlikten sonra da, âlimler bu husûsta üç ayrı görüş üzre ihtilâf etmişlerdir: Birincisi, Şerîat delîli mübâhlığını göstermedikçe harâm olduğu, ikincisi, Şerîat delîli harâmlığını göstermedikçe mübâhlıkla sıfatlanacağı, üçüncüsü ve doğru olanı da bu husûsta, tafsîlin olduğudur/ işin ayrılmasının lâzım geldiğidir: O da, zararlı şeylerin harâmlıkla, -ki, bunun ma'nâsı, asıl olanın kendinde harâmlık olduğudur- faydalı (veya zararsız) olanların da mübâhlıkla sıfatlanacağıdır.[72]
Âlimlerin bu husûstaki ifâde tarzları birçok farklı tercîhleri ihtivâ ediyorsa da nakilleri artırarak mes'eleyi uzatmak istemiyor, bir nakil ile sözü bitirmek istiyoruz;
İ'lâu's-Sünen sâhibi Allâme Zafer Ahmed el-'Usmânî et-Tânevî
şöyle dedi: Âlimler bu husûsta üç görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Birincisi, mübâhlık delîli gelmedikçe her şey yasaklık üzeredir. Bu, Şâfiîlerin çoğunun mezhebidir. İkincisi, yasaklık delîli gelmedilçe her şey mübâhlık üzeredir. Kerhî, Ebû Bekr er-Râzî, Hanefî ve Şâfiî fakîhlerinden bir tâifenin ve Mu'tezile'nin çoğunun mezhebidir. Et-Tefsîru'l-Ahmedî(isimli ahkâm tefsîrin) de ve Müsellemü's-Sübût(isimli Usûl-i Fıkıh kitâbların)da böyle denmiştir. Üçüncüsü, kendisinde hangi hükmü gerektireceğine dâir delîl gelmedikçe eşyânın hiçbir hükmü yoktur. (Bu da, Eş'arî ve Ona tâbi olanların görüşüdür. Tânevî) İbnu'l-Arabî el-Mâlikî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân'ında böyle yazılıdır.[73]Yani, bazı eşyâda asıl olan harâm, kimisinde de mübâhlık. Âlimlerin anlaşmazlığı her husûsta değil bazı maddelerdedir. Bizce en isâbetli kanaat da -Allahu a'lem- budur.
İbnu Nüceym'in âyetlerde ve hadîslerde susulan, hakkında bir şey söylenmeyen husûslar sözünü iyi anlamak îcâb eder. Aksi hâlde mühim yanlış anlamalar olur, hatâlar yapılır ve hakîkatler ters yüz edilir.
Hâfız Muhaddis İbn-i Receb el-
Hanbelî, şöyle diyor: Bilinmesi lâzım gelen husûslardan biri de şudur: Bir şeyin harâmlık ve helâllik ile zikredilmesi Kitâb ve Sünnet'in nasslarından anlaşılması bazen gizli kalabilir. Zîrâ, nassların ma'nâları göstermesi, kimi zaman nass ve tasrîh (açıkça ifâde etmek) yoluyla, kimi zaman, umûm ve şümûl yoluyla, bazen fehvâ ve tenbîh yoluyla olur. (Bu fehvâ yoluyla olması) O ikisine (anaya ve babaya) öf bile demeyin âyetinde olduğu gibidir. Zîrâ, öf demekten daha büyük olan incitme çeşitlerinin bu yasaklamaya girmesi evlâ yolla olur ve buna mefhûm-i muvâfakat denir. (Nassın harâmlık ve helâlliğe) delâleti bazen mefhûm-i muhâlefet[74]yoluyla olur. Âlimlerin çoğu bunu (mefhûm-i muhâlefeti) almışlar ve hüccet olarak kabûl etmişlerdir. (Nassın harâmlık ve helâlliğe delâleti) bazen da kıyâs bâbından olur. Şâri' (Allah celle celâlühû veya Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem) ma'nâlardan bir ma'nâdan dolayı bir şeyde bir hükmü anlatır ve o ma'nâ bir başka şeyde de bulunur. O takdîrde şu hüküm âlimlerin çoğuna göre, o ma'nânın bulunduğu her şeye geçer. Bu, Allah celle celâlühû'nün indirdiği ve i'tibâr edilmesini emrettiği adâlet ve terâzî bâbından olur. Bütün bunlar, nassların kendisiyle harâmlık ve helâlliği göstermesi bilinecek şeylerdendir. Hakkında bunların hiç birisi bulunmayan husûslara gelince. Orada (şu husûslarda Kur'ân ve Sünnet'te) vâciblik ve harâmlık zikredilmemekle, onların afvedilmiş (serbet sâha) olduğuna delîl getirilir.][75] (Nakil Bitti.)
Bunlara göre, hakkında onca nass ve bunlara ilâveten İcmâ bulunan mes'elemizin bu kâideyle uzaktan yakından alâkası yoktur. Bilgiçlik taslayayım derken cehâlet ele veriliyor.
Üç: Üstelik kadınlarda aslolan harâmlıktır. Bu nokta yukarıdaki tartışma mevzuunun dışındadır. Nitekim bu husûsta İmâm Süyûtî'nin el-Eşbah ve'n-Nezâir'ine[76] ve İmâm İbnu Nüceym'in yine el-Eşbah ve'n-Nezâir[77] isimli eserine bakılabilir.
Mülâhaza: Hayır, birçok çağdaş gibi, siz de ezbere konuşuyor, yâhud yanılıyor veya yanıltıyorsunuz, Bay İ. Derveze!.. Bunlar, bu husûstaki ikinci derecede delîllerdir. Asıl deliller, nâmahrem kadınlara bakmakla ve hicâbla alakalı âyetler, hadîsler, kadınlarla tokalaşmanın el zinâsı olduğu ve cezâsı ile alâkalı hadîsler ve bu husustaki İcmâ-i Ümmettir.
Mülâhaza: "Bu hadisleri delîl almaları yerinde bir davranış olabilir" ise ve bilhassa diğer kat'î deliller de bulunduktan sonra "bu hadîslerin, mekrûh veya harâm gibi bir kesinlik ifâde etmediğini söylememiz doğru" nasıl olur?. Bu, çelişkinin tâ kendisidir. Tabiî ki, 'en iyisini Allah cellecelâlühû bilir' O bildiği içün, Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem'e bildirdi ve O da bu tek doğruyu, yani 'haramlığı' açıkladı.
Mülâhaza: Öyle değil. Böyle bir şey yok_ Mes'ele, ya körlük yüzünden hiç görülemiyor, veya şaşılık sebebiyle yanlış görülüyor. Bunların hepsi boş kuruntudan ibâret kuru gürültüler..
Mülâhaza: Aksine, hiçbir göz ardı bahis mevzûu olmadan bütün rivâyetler ortaya konulmuştur. Ama onları yerlerinden bulub getirecek adam olmadıktan sonra biz ne yapalım. Tam tersine, bütün bir Ümmete "ithâmcılar" diyen şunlar, bu ithâmın öz sahibleridir. Onlar bey'atla alakalı bir âyet münâsebetiyle birkaç rivâyet tefsîrindeki bey'atleşme mevzû'unda serdedilen ve bir araya toplanmış bir takım hadîslerle iktifâ etmişler, mes'elenin özünü kaçırmışlardır.
Mülâhaza: İyi de, siz kabullendiğiniz(!) bu 'ilke'ye uymadınız_ Yaptığınız, yavuz hırsızın ev sahibini yakalaması kurnazlığı ve kendi ayıblarınızı başkasına yamamaya çalışmak el çabuklığu... Hani, 'elin zinâsı da(yabancı kadına) tutmaktır.,,'[80] meâlindeki Müslim hadîsi, hani, 'sizden birinin başına demir bir iğne ile vurulması, onun içün kendine helâl olmayan bir kadına dokunmasından elbette daha hayırlıdır'[81]sahîh isnadlı Taberânî hadîsi?... Hani bu husûstaki 'icmâ' Belki de icmâ'nın hüccet olmasını da kabûl etmiyorsunuzdur.
Bu iki hadîs, sözü edilen haramlık ma'nâsında artık iyice açıktırlar. Siz bunlara bir de bakmak yasağı ve hicâb emriyle alâkalı âyet ve hadîslerin delâlet-i nassları veya başka bir ifâdeyle fehvâlarını ve bunlara da dayanan İcmâ-i Ümmet'i ilâve edin; artık şu hadîslerin haramlığa delâleti kesinleşmiş olur ve hiçbir şeytânî vesveseye yer kalmaz; dînde gedik açmaya çalışan hiçbir zındığın elinde herhangi bir bahane de bulunmaz. Hattâ hadîs ilimlerinden biraz olsun nasîbi olanlar, Hanefîlere göre Ümmet'in ulemâsının telakkî bi'l-kabûlüne mazhar olmuş bir haber-i vâhidin, başka hiçbir delîl bulunmasa bile mütevâtir mertebesinde olacağı ve kat'iyyet bildireceğini bilirler.[82] Şu iki rivâyet (bilhassa birincisi) bu nev'idendirler.
Mülâhaza: Böyle bir şey yok.. Yalan söyleniyor...
Mülâhaza: Bu, sizin kuruntunuz. Siz, öyle zannediyor veya bilerek böyle bir tavrın içine giriyorsunuz.
Mülâhaza: Bütün bunlar, aslında Sünnet'e savaş açan Rıza Savaş'ın değil, misyonerlerin ve Müsteşriklerin küflenmiş kadîm iddiâları, şeytânların dostlarına yaptığı vahiylerdir. Açın Kaytani'nin Târîh-i İslâm'ının Medhal'ini[83] ve başka Oryantalist gâvurların kitablarını bunu açıkça göreceksiniz; yapılan intihâl veya kuru ve basit bir monte.
Mülâhaza: Bu nasıl bir sansürdür ki, ortada tokalaşmaya 'harâmdır' diyen kimselerce getirilen ve ard niyyetlilerin veya geri zekâlıların elinde koz olabilecek onlarca rivâyet var. Belli ki, onlar da bunların davalarına delîl olamayacağını iyi biliyorlar. Sansür olmaması içün illâ adrese teslim metin mi arıyorlar, yoksa? O sansür işini üstadlarınız Ehl-i Kitâb iyi bilir; bu işin pîri onlardır. Göğsünüz daralmayacaksa, isterseniz Kur'âna bir sorun.
Mülâhaza: Burada, hadîs ilimlerindeki câhilliğin veya hâinliğin desteği altında sergilenen müthiş bir vesvese anaforu var.
Bir: Bir kerre Kurtubî bu rivâyeti, 'denilmiştir ki' şeklindeki zayıflık bildiren ifâdeden sonra getirmiş, sonunda da İbnu'l-Arabî'den 'bu rivâyet zayıftır; sahîhteki rivâyete i'timâd etmek lâzımdır' dediğini nakletmiştir.[84]Açıkça görüldüğü gibi harbi sansürü siz yapmışsınız!...
İki: Üstelik Kurtubî bunu senedle de rivâyet etmemiştir. O hâlde bu bir hadîsçi içün nasıl delîl olabilir?!..
Üç: Bu rivâyeti, İmam Zeylaî Keşşâf
Tahrîcinde zikrettikten sonra, hakkında ('herhangi bir hadîs mecmûasında bulunamamıştır' manasında) 'garîbdir', İbnu Hacer de bu eserin Telhîs'ınde 'siyakı ile onu görmedim' demişlerdir.[85]
Dört: Böyle bir rivâyetin esâs alınarak İbnu Cerîr'i senedli rivâyetinde sansür (daha açığı sahtekârlık) yapmakla suçlamak, asıl sahtekârlığın daniskası.
Beş: Oysa ilim adamına düşen, karnından konuşmak değil, yapılan bu büyük iddiâyı isbât etmektir. İşine gelen senedsiz ve asılsız rivâyeti alacak, en azından ondan kuvvetli diğer rivâyeti karalayacaksınız, siz de ilim adamı olacaksınız, yazdıklarınız da ilim olacak!.. Nerede öyle yağma!... Unutulmasın ki, isbatlanamayan bir sahtekârlık iddiâsı sâhibine dönecektir.
Mülâhaza: Demek, "tokalaşmaya konan sansür burada açıkça görülmektedir" öyle mi, ey Keleş, ey Savaş?!.. Bu nasıl bir açıkçagörmek oluyormuş?!.. Siz Ashâb'ı, İslâm'ı içinden yıkmak içün beslenen ehl-i küfrün beslemesi çorbacılar mı zannetmiştiniz?!.. Onları kadınlarla tokalaşmaktan zevk duyan seks manyağı mı sanmıştınız?!.. Yoksa, 'ne derler' düşüncesine sâhib olan şahsiyyetsizler mi düşün müştünüz?!... Çok yanlış!.. Neden eller uzatılmakla anlaşma olmasın? İllâ hayvânî hisler mi kabarmalıydı?!.. [86]
Mülâhaza: Bu da bir yalan!. Zîrâ İbnu Cerîr'in, Tefsîr'indeki rivâyetinde, "Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem Ömer radıyellâhu anhu'ya 'kadınlara de ki, Resûlüllah sizinle beyatleşiyor' diye emretti, şeklinde bir rivâyet vardır; Vâkıdî'nin el-Meğâzîsindeki rivâyetinde de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile musâfaha etmek isteyen Hind'e, O'nun 'ben kadınlarla musâfaha etmem' dediği rivâyet edilmektedir.[88] Kimlerin yalancı olduğu ortada.
Mülâhaza:
Bir: Burada öyle bir ma'nâ yoktur. Aksine, muhtemel bir yanlış anlaşılmaya cevâb vardır. Yoksa Âişe radıyellâhu anhâ vâlidemiz Ümmü Atıyye'yi temelde yalanlamıyor. Aksi bir kanaat İbnu Hacer'e iftirâ olur.
İki: Yani 'tepkisellik' Âişe radıyellâhu anhâ'yı yalan yemin etmeye sevketti mi denilmek isteniyor?!. Kocaman bir yalan ve iftirâ!... La'netüllâhi ale'l-kâzibîn.
Üç: Böyle toptancı bir yaklaşım tarzı, 'yabancı kadınlarla musâfahanın harâm olduğunun söylenmesine
tepkisel davrananların söylediklerinin de tamamının yalan olduğu netîcesini çıkarmaz mı? Çıkarmaz ise, Âişe radıyellâhu anhâ tepkisellik îcâbı -hâşa-yalan yemin edebiliyorlar da, siz kim oluyorsunuz da bundan nasıl uzak kalabiliyorsunuz? Küfrün enderûnlarında yapılan nev-i şahsına münhasır, vaftizler sayesinde mi?
Mülâhaza: Böyle bir te'vîl içün -onca sübûtu ve ma'nâyı göstermesi kesin ve açık olan nasslar ve İcmâ' delîli bulunmasına rağmen- bunları söyleyebilen birinin tahrîf ve yalanlarının, "Rasûlullah'ın elinin, hanımlarının dışında kadınların eline değmiş olduğu inancının ve kanaatinin bir ürünü" olduğu, kendi şehâdetiyle kesinlik kazanmaktadır ki, bu şehâdet, bir i'tirâf olmakla kendisiyle sınırlı kalıp kendini bağlar, başkalarını bağlamaz.
Mülâhaza: Sözün doğrusu şöyledir: Ümmetin tamâmına reddiye düşüncesiyle kaleme alınan bu tür yazılarda, "Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem'in elinin yabancı kadının eline değmiş olduğunu isbâtlama gayreti açıkça görülmektedir. İşte bu gayret, muhtevâ üzerinde oldukça önemli bir te'sîr icrâ etmiş ve bazı sağlam rivâyetlerin itibârdan düşürülmesine, bazı sahîh rivâyetlerin çarpıtılmasına, bazı olmayan uyduruk rivâyetlerin de varmış gibi gösterilmesine neden olmuştur."
Mülâhaza: El-Hayâu minel'-îmân. Bunu neden yapacaksınız? Oysa söyleyeceğinizi söylemiş, hükmünüzü vermiş, ipi çekmiş, idamı yapmışsınız. Şimdi de üç Ali mantığıyla idam sonrası bir mahkeme mi yapacaksınız?..
Mülâhaza: Böyle bir şey yok... Yapılan, tertîbsiz bir şekilde tekrârlamalar çerçevesinde sadece bir 'Samantik Psikanaliz ve Metin Tahrîfi'inden
ibâret.
Mülâhaza: (Şimdi sarf edeceğim sözlerimi sakın sadece vaz' manasıyla anlamaya kalkışmayınız!.. 'Semantik' çerçevede anlamaya çalışınız; söylemesi benden, aksi halde çok kötü yanılırsınız.) Şu yeni yetmeler hakîkaten bir âlemdirler. Şu yerden bitmeler, kokusunun çok azını yeni aldıkları kırık dökük bilgileri, Asırlar evvel keşfedilen ve hâlen eskiyen Amerikayı yeni keşfetme iddiâsıyla hava atar dururlar. Dil nedir bilmeyen şu kanayaklılar, Meânî, Beyân ve Bedî' bilmeyen şol ümmîler, bizim eskimiş ve yıllanmış ama eskimez Belâğat kâidelerimizin bazılarını ucundan köşesinden noksan olarak da olsa bir gâvurdan işitince, kelimeleri de gâvurca olunca, heyecanlarının zirve yapmasıyla yürekleri göğüs kafeslerini delercesine tepinmeye başlar.
Ondan sonra, koca şâir ve mütefekkirin -benzer bir başka münâsebetle sarfettiği- ifâdesiyle, şehrin hastanesindeki müstahdemin, işte giydiği müstahdem önlüğüyle köyde doktorluk taslaması kabîlinden tavırlar sergilerler.
Neyse, 'Semantik nedir?, ne değildir?' suâlini bir yana bırakırsak, şimdiye kadar gördüklerimizden ve bundan sonra göreceklerimizden anlayacağız ki, önümüzde 'semantik bir tahlîl' değil, 'samantik bir halt ve tahrîb' vardır.
Mülâhaza: Bu sözlerin az da olsa doğruluk payı var... Çünki, tabiîdir ki lügatta hakîkat olan bir ma'nâ, dinde, veya belli meslek erbâbının dilinde değişik manalar alır. Salât gibi____ Kezâ şekil x'de de görüldüğü gibi, bu bazen dayatmacı rejimlerde açıkca görünür ve yaşanır; 'din' denir, bambaşka bir şey dayatılır; beslemeler tarafından da çağa uydurularak istenmeyen yanları
budanır kendilerince boş bulunan yerleri de doldurulur, veye bir tartlarına yamalar yapılır. Bu 'paradigma' yüzünden Allah celle celâlühû'nun gönderdiği din aslından bambaşka bir şekle sokulur.
Mülâhaza:
Bir: Evet, buradaki 'mess', yani 'dokunmak', 'cimâ' manasından kinâyedir. Bu doğrudur ve bunu her edebli kişi bilir ve bu ma'nâda kullanır.
İki: Âyet, uydurma meallerden alınarak, yanlış tercüme edilmiş. Âyette 'dokunmadığınız' diye bir sıfat yok. Böyle bir ma'nâya muzârî fiili ile (la )/'mâ' lafzı müsâade etmez. Çünki oradaki (la)/'mâ', vakit ma'nâsı bildiren bir (L>)/'mâ'dır ki, buna göre doğruya en yakın ma'nâ -Allahu a'lem- 'onlara dokunmadığınız (cimâ' etmediğiniz) veya onlar içün (bir mehir) tâ'yîn etmediğiniz müddetçe...'şeklinde olur.
Mülâhaza: Zemahşerî, ma'nâyı doğru vermiş; ama siz dil bilmediğinizden ve ümmî olduğunuzdan âmiyâne bir ifâdeyle harbiden sallamışsınız.
Mülâhaza: Âyetin ma'nâsı 'dokunmak' şeklinde, yani va'z' edildiği hakîkî ma'nâsı biçimiyle verilse de 'cimâ' ma'nâsından kinâye olmakla ortada her yanıyla edebî bir ifâde kullanılmış olur ve ma'nânın değişmesi bahis mevzûu olmaz. Bu dediğimiz, edebden nasîbi olanlara gizli değildir. Ninelerimiz bile, bir kız kaçırılsa ve sonra da bulunsa, 'kıza dokunulmuşsözüyle ne denildiğini bilirler. Bu, halka mâl olmuş basit bir kinâye yoluyla yapılan isti'mâldir. Kocakarıların bile âşinâ olduğu bu kadar basit isti'mâllerden haberi olmayanların 'semantik'ten, 'samanlıktan dem vurması güldürücü bir keyfiyyet...
Mülâhaza: Aksini iddiâ eden bulunmadığına göre, şu sözler ma'lûmun i'lâmı/bilineni bildirmek olmakla abesle oyalanmaktır ve 'semantik'le alakası yoktur.
Mülâhaza:
Bir: 'Vat' lafzı vaz'ın aslında 'koymak' demektir; ancak, bundan anlatılan bazen 'cimâ' manasıdır ki, o da vaz'da 'iki kişinin birleşmesi' demektir. Âdette daha çok cinsî birleşmek manasında kullanılmıştır. Şimdi burada bir hüküm yoktur. Aynı Keleş mantığıyla kalksak ve 'vat' veya 'cimâ'dan bahseden âyet ve hadîslerde harâmdan bahsedilmiyor, bunları harâmlık delîli olarak getirenlere 'onları asıl ma'nâlarından saptırdınız' mı diyeceksiniz?. Aksine, Şerîat, bazen hükümsüz olan işlere hüküm verir, bazen aklın, âdetin veya örfün hüküm verdiği işlerin hükmünü iptal eder, bazen o hükümleri kısmen veya tamamen değiştirir. Bazan 'harâm yapmak' veya 'yasaklamak' ta'bîrlerini de kullandığı olur. Ama daha çok emirler ve nehiyler verir, ve bunlardan farzlık vaciblik ve haramlık anlaşılır.
Siz, merd-i kıptî misâli, bir hava atayım derken 'semantik'i de bilmediğinizi ele vermiş oldunuz; hadi hayırlısı.Saman kafalı olmayanlar bilirler ki, kim zaman sebeb zikredilip müsebbeb (o sebeble ortaya çıkan şey) kasdedilir. Bu mecâz-ı mürsel'in çeşitlerindendir. Hükümlerin de sebebleri söylenip hükümlerin kendisinin kasd edildiği olur. O, 'elin zinâsı da tutmaktır' hükmünü biliyordu. Bu husûs, 'semantik' ile hiçbir alâkası bulunmayan husûslardandır. Burada dahi ma'lûmâtfurûşluk yapayım derken, cehâlet yakayı ele vermiş. İki: Evet, burada da 'belli bir inanışın/paradigmanın anlamak istemediği anlam inkâr edilmiştir.' Ne o beğenmediniz mi? İster beğenilsin, ister beğenilmesin; doğrusu bu. Hoca Nâsıruddîn'in de dediği gibi, dileyen, sağlamasını yapsın. Üç: Bunu, sadece 'çağdaş Müslüman âlimler' değil, halefi ve selefiyle İslâm âlimlerinin tamamı böyle anlamıştır. Çok küçük ve hesâba bile katılmayacak zümrenin ayrılarak zikredilmesi, ard niyyet mahsûlü olan bir saptırmaca değilse, ağlanacak bir ilim ve idrâk sefâletinin inkâr edilmez delilidir.
Mülâhaza:
Bir: "Söz konusu ifâdenin bağlamından koparılıp müstakil ve genel bir ifâde gibi anlaşılmak istenmesi" diye bir şey yoktur; böyle bir yakıştırma ard niyyetten veya idrâk kıtlığından doğmaktadır.
İki: Evet, yabancı kadınlarla musâfahalaşmak ile alâkalı, nice müstakil rivâyetler vardır; yalan söyleniyor.
Üç: Bunu hiçbir îmân sâhibi öyle anlamadı ve anlamaz. Böyle bir lüzûm dahi katiyyetle bahis mevzuu değildir.
Mülâhaza:
Bir: Mü'minlere göre, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'in "iffeti ve yüce ahlâkı" zinâya mânî' olduğu gibi, bir çeşit cinsî tâciz ve sapıklık olan yabancı kadınla tokalaşmaya da mânî'dir. Âişe radıyellâhu anhâ vâlidemiz böyle "iffeti ve yüce ahlâkı" olan bir zâttan bu nev'i bir cinsî tâciz sapıklığı ve ahlâksızlığını beklemediği içün de yemin etmiş olabileceği gibi, onun bizzat haber vermesine dayandığı da kuvvetle muhtemeldir.
İki: Bunu illâ da zinâ ile sınırlandırmak mecbûriyyeti asla bulunmamaktadır. Böyle bir iddiâ mesnedi olmayan bir inâd ve direnmedir ki, bunun nelere âid bir vasıf olduğu açıklamaya muhtâc değildir.
Üç: "Başka türlü anlamak rivâyeti yanlış anlamaktır" gibi bir iddiâ kasıdlı bir yalan olabileceği gibi, ğabâvet mahsûlü de olabilir.
Mülâhaza:
Bir: Duralım; kaba bir bakışla gördüğümüze göre, yetmişi aşan bu rivâyetlerin içinde -Allahu a'lem- kuvvetle muhtemel beş taneyi geçmeyen bu 'musâfaha' lafızları, 'bey'at' lafızlarının onda birini bile tutmazken ve onlara nisbetle sıhhat şartlarını daha az bulundururken, neden ön plana çıkarılır? Bu, Keleş'in ifâdesiyle, "belli bir inanışın/paradigmanın sâbit bir İslâmî hükmü inkâr etmek" düşüncesinden, yâhud yobazlıktan başka neyle îzâh edilebilir?
İki: Eğer bunlar, sâbitse ma'nâ ile yapılan bu rivâyetlerin, bir nice hâricî kuvvetli delîlin de takviyyesiyle daha fazla sayıda ve çok daha fazla sağlamlıkta olan 'bey'at' lafzına döndürülmesi gerekmez miydi? Elbette gerekirdi; ancak lâyık ve pozitivist paradigma mes'elesi işi değiştiriyor işte.
Üç : Âdette daha yaygın olan ve ilk akla gelen 'musâfaha ile bey'at', Şer-i
Şerîf'in tâ'yîni ile "semantik" formülün de yardımıyla başka bir ma'nâ kazanmış oluyor.
Mülâhaza:
Bir: Bunlar, hâricî karînelerden müstakil olarak düşünüldüğünde, kendi içinde vehim mertebesinde olan ve hüküm isbâtında hiçbir şekilde hüccet olamayacak vehimler. Hele hele, birçok sahîh rivâyetle, hicâb ve bakmak yasağı ile alâkalı âyetlerin delâlet-i nasslarıyla ve İcmâ-i Ümmetle sâbit bir hükmü iptâl etmeye milyonda bir ihtimâlle bile olsa kifâyet edemeyecek olan çok zayıf ihtimâller ve vesveseler...
İki: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimiz nâmına yapılan bu gelişigüzel kesin kanaat bildirmeler, Allah celle celâlühû'nun huzûrunda hesab vereceğine yeterince inanan bir kimsenin yapabileceği bir iş asla değildir. Bizce asıl problem işte burada yatmaktadır.
Mülâhaza:
Bir: Sözün muzârî olması ne işinize yarayacak?.. Aksine akledebilmiş olsaydınız, bunun geleceğe dönük bir teşrî' olmaya daha elverişli olacağı kolayca anlaşılacaktı.
İki: Bu bey'at yapılan kadınların sayısının iddiâ edildiği gibi fazla olmadığı rivayetlerden açıkça görülmektedir. Üstelik onlarla kıyâs kabûl etmeyecek kadar fazla olan erkeklerden daha da evleviyyetle musâfaha ile bey'at alınmazdı. Bu da gösteriyor ki şu iddiâ, zayıf bir zann demek olan vehim bile olamaz... Olsa olsa, ancak hezeyan olur...
Üç: Çabalandıkça batılıyor... Allah celle celâlühû mü'minlerin îmânını bilhassa insanlardan olan her türlü hannâs vesvâsdan korusun.
Mülâhaza:
Bir: Böyle bir alışkanlık olsun, ne olmuş? Bu, tam aksine böyle bir alışkanlığın kaldırılması sebebini de bulundurması alakasıyla sizin tezinizi çürütür; 'haramdır' diyenlerin işine yarar.
İki; İçki, kumar, fâiz, kız çocuklarını diri diri gömmek, bütün bunlar da âdet hâlini almış, hattâ kangren hâline gelmiş isyânlar idi. Onlara ne diyeceğiz?...
Üç: Bazı rivâyetlerden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'e 'canım zinâ etmek istiyor' diyenlerin de çıktığını biliyoruz. Bu, nasıl bir kafa yapısı? Evhâmlı birinin aslı astarı olmayan vehimlerini ilim diye yutturmasının hazinliği.
Mülâhaza:
Bir: Bunlar, kuzuyu, yukarıdan da içse, aşağıdan da içse, suyu bulandırsa da bulandırmasa da bulandırmış kabûl edip illâ da yemeye karar vermenin kıvranışları Önce 'hiçbir kadının eline değmedi'yi iptal içün değdiğini olmadık zayıf vesveselerle isbât çabaları_ Sonra bütün bunları unutup da 'değmemesi'ni kabûl edip kıskançlıkla açıklamak gayretkeşliği_
İki: Bu kadar bir hafifliği Efendimize ve anamıza yakıştırmak haddi zâtında anlatılmayacak bir hafifmeşreblik ve edebsizlik_
Üç: Âişe radıyellâhu anhâ vâlidemiz, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem'i ne kadar sevse ve buna dayalı olarak ne ölçüde kıskansa da bu sevgi ve kıskançlık O'na yalan söyletme veya iftirâ atma seviyesinde olamaz.
Mülâhaza:
Bir: Bazı âlimler değil, bütün âlimler_ Aksi düşüncede olan bir tek kişi getirilemez. Şimdiki hafif meşreblerin âlim değil de, dinle oynayan birer zâlim oldukları isbâta muhtâc olmayacak kadar açıktır_
İki: Yalan, yine tekrâr ediliyor; Ömer radıyellâhu anhu Efendimize iftirâ edilmektedir. O asla böyle bir şey yapmamıştır. Öyle bir rivâyet de mevcûd değildir_
Üç: Ebû Mûsâ radıyellâhu anhu'ya da iftirâ ediliyor. Nitekim geçti...
Dört: Câriye mevzûu da çarpıtılıyor. 'Elinden tutmak', 'elini bırakmamak'
ta'bîrlerini ma'nâsını kocakarılar bile bilmektedir. Bunu hakîkî ma'nâsında olmayıp kinâye olduğunun en açık delîli de diğer kat'î delillerdir.
Beş: Bir şeyin temel sebebinin bir şey olması, başka bir şeyin temel sebebinin o paralelde olmasını iddiâ etmek âlimlerin değil, çene yarışı yapan kadınların işidir.
Mülâhaza: Başka münâsebetlerle dedi ama siz görmediniz, yâhud görmezden geldiniz; mü'minler ne yapsın?...
Mülâhaza: Bıktıran tekrarlar... Yukarıda birkaç kez geçti. Evet, eller havada kaldı; var mı diyeceğiniz? Dîne uymuş olmak içün öyle bir yol buldular.
Onlar şimdikiler gibi sapıklıklarına kılıf arayıp yakalarını dînin elinden kurtarmaya ve dîni kendilerine uydurmaya değil, dîne uymaya çalışan kimselerdi O kadar... Hangi deliliniz var ki, ilâve olarak bir de 'önemli' ola_
Mülâhaza:
Bir: İşte yeni zındıklık cereyanını ağzından çıkardığı bakla... Müslüman kadınını kurtların arasına atacak, sonra da onu piyasa malı yapmanın yollarını ararken dîni kemirecek.
İki: Niye bir erkek arkadaşı olmasın diye sızlanan ve nihayet kocasından ayrılıp hür general olan entel Müslüman kadınların mantığı işte yukarıdaki kafa yapısının içindeki samanları yiyerek oluşan bir beynin mahsûlü...
Üç: Târihsellik kâfirliği ile Allah celle celâlühû'nun gönderdiği İslâmı târîhe gömen din cellâtları, îmân katilleri, işbirlikçi çorbacılar, ağababalarını Haçlı Seferleriyle erişemedikleri hedefe en kestirme yoldan ulaştırmaktadırlar. Beyinlerinin ve yüreklerinin çürüyüp kokuştuğunun farkına varamayan zavallılar!... Bırakın şu dînin yakasını, ondan intikâm almayı terkedin; sırtınızı dayadığınız zâlimlerden aldığınız güçle İslâm'ı silmekten çabasından vazgeçin... Unutmayın bu devrân hep böyle gitmez. Bir gün olur karşınıza bir Salâhaddîn Eyyûbî çıkar da sizin ve hizmetini gördüğünüz dayılarınızın kökünüzü kazır. Öyle fütursuz davranmayın.
Mülâhaza:
Bir: Doğru, dîn, bir Müslüman gibi değil de, bir gâvur gibi okunursa mes'ele kökünden 'çözülür'; değil mi?!.. Sahtekârca değil, delikanlı gibi davranalım, lütfen!... Aklı kıt olanları kandırmaya dönük ifâdeler kullanmayalım lütfen!... Târihselciler içün esâs problem dînin kendisi ve mesajlarıdır. Onlar gâvurluklarıyla bağdaştıracakları bir din arıyorlar.
İki: Böyle bir dîn içün de önlerindeki en büyük engel dînlerini dünyaları içün satıp tüketmeyen eski ulemâmız ve dîni olduğu gibi anlatan ve tahrîfine mânî' olan eserleridir. Onun içün onların ve eserlerinin izâlesi gerekir.
Mülâhaza:
Bir: Bu sizin ve içinde bulunduğunuz zaman ve zemin içün doğrudur.
Ama lütfen Eslâfımıza iftirâ etmeyiniz!.. Onlar, dîni şimdikiler gibi pazarlayabilen kimseler değillerdi İki: Bu düşüncelerinizdeki referansınız olan dipnotta geçen koca gâvur kılavuz kargalarınız, işi iyiden iyiye anlaşılır kılmaktadır. Geçmiş "Müslüman alimlerin zihinsel inşalarında oldukça etkili olan İslam'ın târihî tatbîkâtı ve geçmişi oluşturan paradigmalar, çağdaş sorunları çözebilmede çok önemli bir engel oluşturmaktadırlar" ama William Outwaite, Hans George Gadamer isimli İslâm düşmanı üstâdınızın "zihinsel inşaları" hâl ve istikbalinizi aydınlatmakta ve İslâm'ı 'doğru okuma'nızın önünü açmakta (!)_
Üç: Aslında mes'eleyi tıbbî bir klinik vak'a olarak da ele almak lâzım geldiğine inanıyorum... Çünki böyle bir çelişki ve saçmalık bir hayli de tıbbın mevzûu olmalı...
Mülâhaza:
Bir: Burada bir daha tekrâr edilen koyu bir cehâlet var. Bir kerre, kadınlarla yapılan musâfaha hakkındaki yasak delilleri, sadece kadınlarla yapılan bey'at içün sarf edilen sözlerden ibâret değildir. Bu câhillik ısrârla tekrâr edilmektedir.
İki: Bu sözlerin teşrî'/dînî bir hüküm koymak maksadıyla yapılmış olması asıldır. Bu sözünün Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem'in din namına yaptığı bey'at esnasında olması ise, hak olduğu açık ve kesin olan davamızın şu hak oluşuna dâir ayrı bir karînedir. Aksinin iddâ edilmesi daha kuvvetli ve ağırlıklı bir delîle muhtâcdır. Oysa Keleş ve yandaşlarının elinde gavurların piyasaya sürdüğü şeytânî vesvese ve hezeyanlardan başka hiçbir şey bulunmamaktadır.
Üç: Dinlerini bulundukları târîhî, siyâsî ve kültürel şartlarla tevhîd ederek değiştiren Ehl-i Kitâbın devşirmelerinin bu görünen şekilde tavır sergilemeleri eşyânın tabiatına ters değilse de şahsiyyet sâhibi mü'minlerin buna ses çıkarmamaları, hattâ bunu alkışlamaları anlaşılır cinsden değildir. Şunlara İslâm'ı öğretmekle vazîlendirilen İslâm düşmanı üstadlar, hazin manzaramızı engin bir haz içinde seyr ü temâşâ etmektedirler. On dokuz haçlı seferiyle kazanamadıklarını içimizdeki beyinsizler eliyle elde etmenin zevkiyle dört değil, sekiz köşe olmaktadırlar.
Mülâhaza:
Bir: Bizim eslâfımız nassları siyâsî, ekonomik ve kültürel şartların merceğiyle değil, sırf Allah celle celâlühû ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem Efendimizin istediği merceklerle okumuşlardır. Evet, bazan eskiden de şimdikiler gibi şişkolaşmış saray kedilerinin bulunduğu da olmuştur. Ama onlar yaşamamıştır. Bizim eslâfımızın eserleri 'bu
zamanda adâletli sultân bulunmaz; o kadar ki, âlimler şöyle demişlerdir: Kim bu zamanın sultanına âdil davrandın veya sen âdilsin diyen kâfir olur' gibi fetvâlarla doludur.[106] Zamanımızın târihselci beslemelerinin yağcılıktan ve kemik yalamaktan başka nelerini görebildik?...
İki: Allah celle celâlühûnün Resûlleri aleyhimüsselâm efendilerimize âit târihî hâdiseler ve kıssalar, yerine göre ferdî değildirler; bunlar çoğu zaman teşrî' içündürler. Hattâ, numûne oldukları içün onlarda aslolan teşrî' içün olmalarıdır. Aksi, delîl ve isbâta muhtâcdır.
Üç: Bu hâdiseler başka teşrî'î/dînî hüküm getirici delîllerle pekiştiği zaman, artık mü'min içün söyleyecek bir söz kalmaz.
Dört: Yabancı kadınlarla tokalaşmak meselesinin hükmü, bey'at esnasında sarf edilen nebevî sözlerde, değişik karînelerle büyük nisbette ortaya çıkmakta, diğer delîllerle de artık kesinlik kazanmaktadır. Sadece bey'atta sarfedilen sözlerde takılıp kalmak ve onlardaki hükmü hevâ ile bertaraf etmeye kalkışmak, sığlık ve câhillik, diğer delilleri hesaba katmamakta ısrâr etmek ise muannidlik ve müflisliktir.
Mülâhaza:
Bir: Belli ki şu zayıf veya uyduruk rivâyet içün zayıf da olsa bir isnâd bulunamasına hayli içerlemiş bay Keleş... Allah aşkına bu nasıl bir kafa? Bu nasıl bir hadîsçi? Hiçbir naklî ve aklî delîl olmadan bir hâdise kesin sâbit oluşuna sırf nefs-i emmâreniz taleb ve hâtırına karar veriyor, sahîh kaynaklarda neden zikredilmediğine veryansın ediyorsunuz. Böyle bir ilim yobazlığı olabilir mi?!... Kusura bakmayınız, çok affededersiniz, size sipariş verme fırsatını maalesef kaçırdılar... Demek ki siz, tedvîn zamanında bulunsaydınız, mutlaka bir hadîs uydurur hâcetinizi tedârik ederdiniz. Vah başımıza gelene...
İki: O rivâyeti kabûl etmeyen ve zayıf bulan Zemahşerî, Ebû Bekr İbnu'l-Arabî, Kurtubî, Zeylaî ve İbnu Hacer bu zayıf veya asılsız bulmalarına rağmen de zikrediyorlar. Siz ise nice sahîhi gündeme bile getirmiyorsunuz. Ama bu ayıb ve yobazlık sadece sizin değil, 'çağdaş' akademisyenlerin hemen hemen hepsinin huyu...
Mülâhaza: Neyin bilgisini arıyorsunuz?.. Olmayan şeyin bilgisi mi olur? Anlaşmanın illâ da tokalaşmakla olması gereği nerden geliyor? Ateş ile Keleş içün husûsî bir haber mi uyduralım? S. Ateş'in, bu ellerin tokalaşmış olması gerektiğine dâir yaptığı saçma bir yorumun haklılığı nereden geliyor?.. Yoksa, şimdiki islâm dışı atmosferin paralı askerleri bu tokalaşmama durumunu onaylamayan hakim paradigma, dönüştürücü etkisiyle bu elleri illa da sıkıştırmak ve işi o paralelde daha ileri yerlere götürmek mi istiyor?..
Mülâhaza
Bir: "Bu rivayetlerin hiçbir şekilde kat'î delil olma özelliği taşımadığı ise aşikardır" mutlak sözünün saçmalığı da aşikârdır. Çünki bu rivayetler, bir haysiyyetle İbnu Salâh ve Muhaddislerin çoğuna, zâhirîlerin de hepsine göre sübûtî bir kesinlik bildirir. Yine başka bir haysiyyetle bunlar, i'tirâzsız bir şekilde Ümmetin âlimlerinin kabulüne mazhar olmakla da Cumhûra göre sâbit oluş yanıyla kesinlik bildirirler...
İki: Yukarıda da çok kere zikrettiğimiz gibi, Hicâb ve bakmakla alakalı âyet ve hadîslerin delâlet-i nassları, yabancı kadına dokunmanın yasaklığı ile alâkalı sahîh rivâyetler ve İcmâ' delîliyle sübût ve ma'nâyı göstermesi bakımından harâmlığın delîllerinin katî olduğu âşikârdır. Hem, şu kadar kalabalık delîlin kadr-i müştereği tevâtür-i ma'nevî de bildirir. Bu da ayrı bir kat'î delildir. Zekeriya Güler'den daha ne bekliyorsunuz?
Üç: Ateş ile Keleş inanmayacak olduktan sonra, Zekeriyâ efendi bütün âyetleri getirse yine de teslîm olmayacakları dahi açıktır.
Mülâhaza:
Bir: Burada verilen kaynak, (tercümesini bilmem ama) aslından dikkatle okunursa, Şâtıbî'ye süflî bir iftirâ atıldığı ve O'na, söylemediğinin söyletildiği görülecektir. Şâtıbî şöyle diyordu:
'Terk'e gelince... Onun yeri, aslında izin verilmeyen şeydir. O da mekrûh ve yasaklanandır. O halde aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın (bir işi) terki, (onu) yapmanın mercûh/tercîh edilmeyen bir şey oluşunu gösterir. O da ya mutlaktır...'[110]
Görüldüğü gibi, Şâtıbî tamamen başka bir şey söylüyor. O'nun demek istediğini anlatan sözünün mes'eleyle alâkalı en mühim yeri hâinlik yapılarak kesilmiş.
İki: Evet, 'terk' bize göre de başlı başına hüccet seviyesinde bir 'harâmlık'
delîli değildir ve bunun içün başka delîllere de ihtiyâc vardır; bu doğrudur. Lâkin, bunu Şâtıbî'ye söyletmek açık ve hazîn bir zavallılıktır.
Üç: Üstelik 'terk'te 'yasaklığ'a dâir bir ihtimâl ve ipucu bulunmadığı da iddiâ edilemez. Hele, 'ben kesinlikle kadınlarla musâfahalaşmam' ifâdesi sadece bir terk de değildir. Buradaki 'terk' ve ilâve olarak sözle 'yapmayacağını söylemek', kesinlikle' ifâdesiyle yapılan te'kîd açık yasak delîlleriyle, delâlet-i nassla ve icmâ' delîlleriyle yan yana gelirse, kesinlikle 'haramlığı' gösterir. 'O'nun her terki, yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) ma'nâsına gelmez. Yasak ve haram olduğuna dâir başka delîllere ihtiyaç vardır' şeklindeki usûl kâidesini bilmek ve bulmak iyi bir şey de, bunun yanında bilinmesi lüzûmlu diğer birçok şeyi bilmemek ve kaybetmek işi berbat ediyor.
Dört: Şâtıbî, birkaç sahîfe sonra, bu 'keler yemem' demenin bir 'terk' olmadığını, aksine yemenin takrîr edilmesi olduğunu söylemektedir.[111]
Beş: Üstelik, kelerle ve zulme şâhidlik yapmakla alâkalı sözler, muhâlifleri bulunan görüşlerdir. Nitekim Hanefîlere göre, farklı ictihâdlar vardır. Keler yemek değişik delîller sebebiyle haramdır. O halde bunlar, mücerred terkler değillerdir. Dolayısıyla tamamen şu usûl kaidesine girmezler.
Mülâhaza:
Bir: "Hz. Peygamber, insanların içinde bulundukları koşulları, kültürel ve coğrafi şartları dikkate almıştır" sözü, hakkında nass bulunmayan husûslar içün doğru olabilir. Oysa burada başka nasslar vardır. Dolayısıyla bu sözün burada getirilmesi aldatmaca değilse, câhilliktir.
İki: "Allah bu dini insanlara zorluk olsun diye indirmediği gibi, Rasûlü'nü de insanlara zorluk çıkarsın diye göndermemiştir. Aksine Hz. Peygamber ümmetine sürekli; kolaylaştırın, zorlaştırmayın diye tenbîhte bulunmuştur" sözleri hak sözlerdir; lâkin bâtıl bir iddiâ içün kullanılmışlardır. Yani bunlar, Hz. Ali radıyellâhu anhu'nun ifâdesiyle 'kendisiyle bâtıl murâd edilen doğru söz(ler)...' Çünki, yabancı kadınla tokalaşmamak tokalaşmaktan daha kolaydır. Tokalaşıp başın nefisle belaya girmesi, sonunda azâb çekmek çok daha zordur. İşte yukarıdaki hak sözlerden dolayı, yabancı kadınla tokalaşmak harâmından uzak durmak lâzımdır... Dînin hükümleri, ancak, kâfirlere veya kalbinde hastalık bulunanlara ağır gelir.
Üç: Şâtıbî, el-Muvâfakât'da, bu kolaylık husûsunu bahane ederek, hevâsına uyanlar hakkında birçok yerde nice güzel sözler sarfetmiştir. Onların tamamını buraya almak imkânımız olmadığından bazı yerlere atıfta bulunalım:
O, 'Mukallidin müctehidlerin ictihâdlarından seçme hakkı var mıdır?', '(böyle bir hakkın olmadığına dâir olan) aslın ihmâl edilmesi sapıklığa götürür', 'ilim adamlarının ihtilâfının câizliği gösterdiğini söyleyenlerin iddiâsının bâtıl olduğu', 'ruhsatları araştırmak', 'bir kavli, zaruret sebebiyle almak', 'mezheblerin ruhsatlarına uymanın zararlarının tamamı', 'iki görüşten en hafîfini almak' başlıkları altında on beş sayfada (500-515), 'müftî, insanları vasat olan bilinen güzele sevk eden kimsedir' başlığı ve 'ruhsat almayı terketmekte zorluk vardır iddiâsında bulunanın... yanlışı' başlığı altında da üç sayfada bu işlerin hevâya uymak olduğunu nefis bir şekilde anlatmıştır. Şâtıbî'nin, hiçbir âlimin demediği, hattâ zıddını demekte icmâ' ettiği bir saçma ictihâdı 'kolay' bulup alanlara ve hak olan ictihâda da zorluk vasfını yakıştıranlara ne diyebileceğini zannedersiniz?... Ben zannetmiyorum, kesin biliyorum ki O, Şer'î en ağır ithâmları ve günah olmayacak en okkalı hakâretleri sarf edip onlara yolu göstermeden rahat edemezdi...
Dört: Hâsılı, ne dediğini kulağı duymayan ve beyni ile yüreği bilip kavramayan birinin bütün bir Ümmet'in âlimlerini çürütme gayretiyle karşı karşıyayız.
Mülâhaza:
İlâhî te'yîdle beşerdeki ifâde sanatının bir başka beşerin ulaşamayacağı zirvesini yakalamış Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem, neyi nasıl söyleyeceğini, elbette zamâne cazgırlarına soracak değil; lütfen işinize bakınız; O'nun nâmına konuşmayınız, boyunuzdan büyük sözler sarfetmeyiniz.
Mülâhaza:
Bir: Sayısız kere geçtiği gibi, O; kesin bir yasaklama getirdi.
İki: "Kendisine vekaleten hanımlar ile tokalaşan "Ömer'e de mani' olmamıştır" diye bir şey yok; bunun delîli yok.
Üç: "Tam tersine, izin vermiştir" diye de bir şey yok; bu da delîli olmayan katmerli bir yalan.
Dört: "Ömer'e harâm olmayan tokalaşma" diye bir şey yok; bu da yalan.
Beş: Birçok haramlara i'tirâz edenler dün ve bu gün bulunduğu yarın da bulunacağı gibi "tokalaşmanın bugünün müslümanlarına harâm olması ise kabûl edilemez" diyenler elbette bulunacaktır. Müslümanları bu yasağa uyup uymamakla test eden zâlimler de it sürüsü kadar... Ama, Ateş'le Keleş ne derse desin, müslümanlara göre "tokalaşmak bugünün müslümanlarına da haramdır."
Mülâhaza:
Hurâfeye dayanan suâl lüzumsuz... Cevâbı da onun gibi lüzumsuz. Suâlin cevâbına da verilecek cevâb kezâ lüzumsuz. Sizin 'tez'iniz ne imiş? Nerede şu tez onu göremedik. Ortada endâzesiz kelime yığınlarından başka bir şey göremiyoruz...
Son Mülâhazamız ve Netîce
Siz kim oluyorsunuz da bunca âyetler ve hadîslere rağmen, Ümmetin âlimlerinin tamâmının harâm hükmünü inkâra kalkışıyorsunuz? 'Eşbeh'i 'teşbîh' hâline getiren bir gülünç bir dil bilgisi ile aktarmaya çalıştığınız metinlerin başını gözünü kırarken, ictihâd i'mâl edip pazarladığınız muhâtablarınıza sanki en galiz küfürlerle küfreder bir manzara çiziyorsunuz. Kimin namına vazîfe görüyorsunuz?... Bu dînin kalesinin temelinden taşlar sökmeye çalışan biri olarak kimlerin hizmetinde olduğunuzu bilmiyor musunuz?
[1]Yrd. Doç. Dr. Dicle Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Hadis Anabilim Dalı öğretim üyesi
[2]Mümtehine, 60 / 10. Ayetin yukarıda zikrettiğimiz sebebi nüzûlü için bkz: Süyûtî, Celâleddin, Lübâbu'n-Nükûl Fî Esbâbi'n-Nüzûl, Beyrut, 1980, s. 211.
[3]Mümtehine, 60 / 12.
[4]Buhârî, Ebû Abdillah M. b. İsmâîl, Sahîhu'l-Buhârî, İstanbul, 1979, Ahkâm, 49 ( VIII, 125 ). Ayrıca bkz: İbn Hanbel, Ahmed, Müsned, Beyrut, tsz., VI, 153
[5]Parantez içinde vermiş olduğumuz açıklamayı, Kâmil Mîras'ın bir tercihi olarak onun tercümesinden aldık. Bkz: Kâmil Mîras, Tecrîdi Sarih Tercümesi ve Şerhi, Ankara, 1984, XI, 198-200. Ayrıca bkz: Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Buhârî Tercümesi ve Şerhi, İstanbul,1989, XV, 7068-69.
[6]Buhârî, Ahkâm, 49 ( VIII, 125 ).
[7]Buhârî, Şurût, 1, ( III, 173 ). Aynı lafız ile Buhârî Mümtehine Sûresi'nin tefsirinde bu hadisi tahriç etmiştir. Bkz: Tefsîru Mümtehine, 2, (VI, 61 )
[8]Buhârî, Talak, 20, ( VI, 173). Ayrıca bkz: İbn Hanbel, Müsned, VI, 270.
[9]Ebû Dâvûd, Süleyman b. El-Eşas es-Sicistânî, Sünen, Humus, 1971, Cihad, 9, ( III, 352 ). İbnMâce aynı yerde Âişe'den gelen rivayetlere de yer vermiştir. Aynı hadis için bkz: İbn Hanbel, Müsned, VI, 114.
[10]Mürsel: Hadis ıstılahında (teriminde) mürsel; sahabeden sonra gelen nesil olan tabiînin, sahebeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamberden hadis nakletmesine denir. Mürsel, bir zayıf hadis türüdür.
[11]Tirmizî, Ebû Îsâ M. b. Sevre, Sünen, Beyrut, tsz., Tefsîru Sûreti Mümtehine, 2, (V, 411, 3306 numaralı hadis)
[12]İbn Mâce, Ebû Abdillah M. b. Yezîd el-Kazvînî, Sünen, tsz., yy., Cihad, 43, (II, 959-60)
[13]İbn Hanbel, Müsned, VI, 357. Tirmizî, Sünen, Siyer, 37, ( IV, 21-2 ). Mâlik, el-Muvattâ, Beyrut,1989,Bey'ât, 2, s. 651, 1842 numaralı hadis.
[14]İbn Hanbel, Müsned, VI, 357. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz: M. Nâsıruddin Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha, Beyrut, 1985, II, 5258.
[15]Taberî, İbn Cerir, Câmiu'l-Beyân An Te'vil-i Âyi'l-Kuran, Beyrut, 1995, XIV, 101.
[16]İbn Hanbel, Müsned, VI, 459.
[17]Hâkim, Ebû Abdillah M. b. Abdillah en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ala's-Sahîhayn, Beyrut,1990,II, 528.
[18]Elbânî, a.g.e., II, 55.
[19]Bu rivayette söz konusu olan şey, Câhiliye döneminde birine bir musîbet, ölüm vs. geldiğinde teselli ve yas tutma da yardımcı olunur, karşılıklı olarak (ödünç) yapılırdı. Burada ödenmek istenen borç budur.
[20]Nesâî, Sünen, (Süyûtî'nin şerhi ile birlikte), Beyrut, tsz., VII, 149.
[21]Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIV, 103. Ayrıca bkz: İbn Kesîr, Hâfız, Tefsîru'l-Kurani'l-Azîm, İstanbul, 1985, VIII, 128.
[22]Kurtubî, Ebû Abdillah M. Ahmed el-Ensârî, el-Câmiu Liahkâmi'l-Kuran, tsz., yy., XVIII, 71.
[23]Kurtubî, a.g.e., XVIII, 72.
[24]İbn Sa'd, et-Tabakât, Beyrut, tsz., VIII, 5.
[25]İbn Sa'd, a.g.e., VIII, 5.
[26]İbn Sa'd, a.g.e., VIII, 10.
[27]İbn Sa'd, a.g.e., VIII, 10.
[28]İbn Sa'd, a.g.e., VIII, 11.
[29]Bu biatlerin tarihi seyirleri ve rivayetleri için bkz: Rıza Savaş, Hz. Muhammed Devrinde Kadın, İstanbul, 1991, s. 70 - 76. Ayrıca bkz: Rıza Savaş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, İstanbul, 1994, IV, 250-256.
[30]Buhârî, İstîzân, 41 ( VII, 140 ).
[31]Ebû Ya'lâ, Ahmed b. Ali el-Mevsîlî, Müsned, Dimeşk, 1984, VI, 409. Ayrıca bkz: Tabarânî, Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb, Mu'cemu'l-Evsât, Musul, 1983, I, 249.
[32][Mes'elenin tafsîlâtıyla alakalı olarak bakınız: Aynî, Umdetü'l-Kari (22/264, Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî), Askalânî, Fethu'l-Bârî (12/351-352, Dâru'l-Fikir,1411)
[33][Aynî, Umde, aynı yer.]
[34][Mollâ Gûrânî, el-Kevseru'l-Cârî (10/43) Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî,1429)]
[35][Kirmânî, el-Kevâkibu'd-Derârî (22/88), Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî,1430]
[36][Askalanî, Feth (12/352)]
[37]Buhârî, Cihâd, 3 (III, 201); Hac, 125 (II, 187), Umre, 11 ( II, 203 ), Megâzî, 77 (V, 123); ayrıca bkz: Müslim, Hac, 154; Nesâî, Menâsik, 52; İbn Hanbel, IV, 396, VI, 256, 363; İbn Abdi'l-Berr, Ebû Ömer Yusuf b. Abdillah, et-Temhîd, Magrib, 1387, I, 255
[38][Aynî ve İbnu Hacer, aynı yerler.]
[39][İbnu Abdi'l-Berr, et-Temhîd-1387 (1/225228)]
[40]Telbiye: Hac vazîfesi yapılırken yüksek sesle söylenen bir duâdır.
[41]Buhârî, Hac, 32 ( II, 149), Müslim Hac, 155, Nesâî, Menâsik, 50; İbn Hanbel, I, 39, IV, 410.
[42][Aynî, Umde (9/188)]
[43]Buhârî, Edeb, 61 (VII, 89); Nesâî, Eşribe, 44; İbn Hanbel, III, 174, 216.
[44]İbn Mâce, Zühd, 16.
[45][Aynî, Umde (22/141), Askalânî, Feth(12/114), Kastalânî, İrşâd (9/49)]
[46]İbn Hanbel, V, 95. Ayrıca bkz: Halef b. Abdulmelik Gavâmidu'l-Esmâi'l-Müpheme, Beyrut, 1407, II, 557.
[47]İbnu Mâce (H:3502)]
[48]Nesâî, Nikâh, 12 ( VI, 67 ).
[49]Süyûtî, Şerhu Süneni Nesâî, VI, 67.
[50]M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 111 - 112.
[51][Nesâî, Müctebâ (H:3229)]
[52][Sindî Hâşiyesi, alâkalı hadîsin şerhi]
[53][Aynı yer]
[54][Alâkalı hadîsin Sindî Hâşiyesi.]
[55][Emîr San'ânî, Sübulü's-Selâm (3/195, Dâru'l-Fikir)]
[56][İbnu Receb Şerhu İleli't-Tirmizî'nin başlarında icmâ' ile kendileriyle amel edilmeyen sahîh hadîslerden birçoklarını zikretmiştir
(1/325-328, Mektebetü'r-Rüşd, 1421). Bunlardan bir tanesi Buhârî (Hacc:63,78, Umre:11) ve Müslim'in (Hacc:190,193) rivâyet ettiği umre yapanın rüknü meshedince (Haceru'l-Esved'de tavafı tamamlayınca) ihrâmdan çıkmasına dâir olan hadîsdir. (Şerhu İlel:1/329) Bunun ma'nâsı hadîs sahîh de olsa, onunla amel etmemekte icmâ' bulunsa, bu icmâ' onu nesheden bir neshedicinin bulunduğunu veya haberin kendisinde bir hatâ mevcûd olduğunu gösterir.]
[57]İbn Arabî, Ebû Bekir M. b. Abdillah, Ahkâmu'l-Kuran, beyrut, tsz., IV, 1791
[58]İbrahim Cânan, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte, İstanbul, tsz., I, 115-16
[59]Zekeriya Güler, Kırk Hadiste Kadın, Konya,1997, s. 255-56.
[60]M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kuran Dili, İstanbul, tsz., VII, 557.
[61]Es-Sâbûnî, M. Ali, Ahkâmu'l-Kuran, Mekke,tsz., II, 565-66.
[62]Faruk Beşer, Hanımlara Özel İlmihal, İstanbul, 1997, 246. Ayrıca bkz: Rauf Pehlivan, Büyük Kadın İlmihali, İstanbul, 1997, s. 469-71.
[63]Abdulhalim Ebû Şakka, Tahrîru'l-Mer'eti Fî Asri'r-Risâleti, Kuveyt, 1990, II, 92-93.
[64]Ebu'lalâ Mevdûdî, Hicap, ( Trc: Ali genceli ), İstanbul, tsz., s. 406-7.
[65]Süleyman Ateş, Yüce Kuran'ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, tsz., IX, 397-98.
[66][İbnu Nüceym, el-Eşbâh ve'n-Nezâir (1/223225) Hamevî Hâşiyesi ile beraber.]
[67][Yer yer şerh ve hâşiyelerin hattâ bazen de şunların metinlerinin üzerine yazılan açıklamalar.]
[68][Hamevî, aynı yer.]
[69][Hamevî aynı yer.]
[70][Et-Telvîh: 2/39]
[71][Veya Sa'd, yahud Ahmed er-Rûmî. Kadızâdelerden.]
[72][Leknevî, Tervîhu'l-Cinân Bi Teşrîhi HukmiŞurbi'd-Dühân isimli risâle:17 (Mecmûu Resâili'l-Leknevî:2/267)]
[73][Ahkâmu'l-Kur'ân: 1/14-16]
[74][Mefhûm-i Muhâlefet: Kelâmdan iltizâm yoluyla anlaşılan şeydir/ma'nâdır. Denilmiştir ki, hükmün meskûtta/sözü edilmeyen, susulan şeyde, mantûkun/sözü edilenin zıddına isbât edilmesidir,var olduğunun söylenmesidir. (Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta'rîfât)]
[75][İbnu Receb el-Hanbelî, Câmiu'l-Ulûm ve'l-Hikem:2/164-165]
[76][Süyûtî, el-Eşbah ve'n-Nezâir, (55), Matbuati Mustafa Muhammed- Mısır.]
[77][İbnu Nüceym, el-Eşbah ve'n-Nezâir (Hâmevî şerhi ile beraber) (98), Matbaa-i Âmire1290]
[78]İzzet Derveze, et-Tefsîru'l-Hadîs, ( Terc: Ramazan Yıldırım ), İstanbul, 1998, VII, 231.
[79]Yusuf el-Kardâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, (Çev: Bünyamin Erul), İstanbul, 1991,s. 117-128.
[80][Müslim, Sahîh (8/52)]
[81][Taberânî, el-Kebîr (20/211-212 H:486-487) Münzîrî, et-Terğîb ve't-Terhîb(3/66)de şöyle dedi: Bunu Taberânî ve Beyhakî rivâyet etti; Taberânî'nin râvîleri güvenilir kimseler olup Sahîh'in ricâlidir.Heysemî de Mecmâu'z-Zevâid'de 'bunu Taberânî rivâyet etti; râvîleri Sahîh'in râvîleridir'dedi. (4/426 H:7718, D. K. İlmiye baskısı,1422)]
[82][Zafer Ahmed et-Tânevî, İ'lâ Mukaddimesi, Kavâid fî Ulûmi'l-Hadîs (40)]
[83][Kaytâni, (veyâ Kaytâno olabilir. İtalyanca telaffuzunu bilmiyoruz; bizce mühim de değil.) İslâm Târîhi-Medhal (Osmanlı harfleriyle): 68136 ve devâmı.]
[84][Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân (18/47, İlmiyye,1408)]
[85][Tahrîcu'l-Ahâdîs ve'l-Âsâr:3/462, Dâru İbni Huzeyme]
[86][Ayrıca özellikle Nazi Almanya'sında ve bugünkü siyâsî liderlerin mitinglerinde de görüldüğü gibi günümüzde dahi elle tokalaşarak bey'atleşilmemekte, liderler ve taraftarları karşılıklı olarak ellerini kaldırarak birbirlerine hem selâm hem de bağlılıklarını belirtebilmektedirler.
Meselâ, "Sieg Heil, Zafer dolusu veya Zafere seslen kelimesini ifâde eden bir Almanca kelime grubudur. Bu, Nazi Almanyası'nda, siyâsal toplanmalarda ortak bir çağrıydı. Birisini karşılamak için Hitler selamını vererek Heil Hitler demek Nazi Almanyası'nda gelenekseldi. Savaşa ait propaganda film ve posterlerinde bolca kullanılmıştır."(Vikipedi)]
[87]Rıza Savaş, Siyer ve Kaynakları, İzmir, 1995,20-23.
[88][Tahrîcü'l-Ahâdîs ve'l-Âsâr:3/462,465]
[89]İbn Hacer, Ahmed b. Ali, Fetuhu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, Beyrut, 1989, VIII, 821.
[90]İbn Hacer, a.g.e., XIII, 252.
[91]Toshihiko Izutsu, Kuran'da Allah ve İnsan, (Trc: Süleyman Ateş), Ankara, tsz., s. 14.
[92]Sintantik: Kelimelerin diğer kelimeler ile, sembollerin diğer semboller ile, aralarındaki ilişkiyi inceleyen ilimdir.
[93]Pragmatik: Kelimeler ile insan davranışları arasındaki ilişkiyi, kelimeler ile diğer sembollerin hareketlerimizi etkileme şekillerini inceler. Bkz: Izutsu, a.g.e., 22; Hüseyin Batuhan, Modern Mantık, 37; Turan Koç, Din Dili, Kayseri, tsz., 15
[94]Izutsu, a.g.e., 14
[95]Izutsu, a.g.e., 21
[96]Izutsu, a.g.e., 22 - 24
[97]Izutsu, a.g.e., 23.
[98]Izutsu, a.g.e., 25.
[99]M. Fuad Abdulbâkî, el-Mu'cemü'l-Müfehres Lielfâzı'l-Kuran'i'l-Kerîm, Beyrut, tsz., s. 666-7.
[100]Bu ayetin mealleri için bkz: M. Esed, Kuran Mesajı, İstanbul, 1999. Suat Yıldırım, Kuran'ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İstanbul, 1998.
[101]Zemahşerî, Ebu'l-Kâsım Cârullah M. b. Ömer, el-Keşşâf An Hakâiki Gavâmidi't-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvîl Fî Vechi't-Te'vîl, Beyrut, 1995, I, 281. Ayrıca bkz: Zeccâc, Ebû İshâk İbrâhîm b. es-Serî, Meâni'l-Kuran, Beyrut, 1988, I, 318.
[102]Abdulhamid Mahmud Tahmaz, es-Seyyidetü Âişe, Dimeşk, 1988, s. 45-47.
[103]Nabia Abbott, Hz Muhammed'in Sevgili Eşi Ayşe, (Terc: Tuba Asrak Hasdemir), Ankara,1999, 55- 87.
[104]Bu konuda bkz. İbn Mace, Zühd, 16.
[105]Bu tür bir anlayışın Hermenötik kuramları için bkz: William Outwaite, Hans George Gadamer, Çağdaş Temel Kuramlar adlı eserin içinde, ( Terc: Ahmet Demirhan ), Ankara, 1997, s. 33-56.
[106][Aynî, Remzu'l-Hakâik, Şerhu Kenzi'd-Dekaık (2/117, İdâretü'l-Kur'ân ve'l-Ulûmu'l-İslâmiyye, 1424)]
[107]Bu konuda bkz: Muhammed Ebû Zehra, İslam Hukuk Metodolojisi, (Terc: Abdulkadir Şener), Ankara, tsz., s. 42-43; Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, (Terc: İ. Kafi Dönmez), Ankara, 1990, s. 215-16.
[108]Şâtıbî, Ebû İshak, el-Muvâfakât, (Terc: Mehmet Erdoğan), İstanbul, 1993, IV, 56. Geçen rivayetler için de bkz: Buhârî, Hibe, 12; Müslim, Hibât, 9.
[109]Şâtıbî, a.g.e., IV, 56-57.
[110][Şâtıbî, el-Muvâfakat:4/438, Dâru'l-Ma'rife,1415]
[111][Şâtıbî, el-Muvâfakat ve Dırrâz Şerhi:4/441, Dâru'l-Ma'rife, 1415]
|
![]() | Bugün | 533 |
![]() | Dün | 707 |
![]() | Bu Hafta | 4545 |
![]() | Bu Ay | 7800 |